7 Ocak 2012 Cumartesi

BÜYÜK SIR


Susmak gerekir bazen... Ne sen sor, ne de ben söyleyeyim… İçime dert olsa bile ellerim dudaklarımda… Yaşananları bir sen bilirsin, bir de ben... ''Saklı yaşanmışlıklar'' diyelim biz buna. Birbirimizi kırdığımızı sansak da, aslında kırık kalplerimiz birbirini tamamlamıştı ve inan suçlu biz değildik. Bir atkı gibiydi sevgi, sabır ve anlayışla örülen, sadece aşkımızı saran ve soğuk geleceğimizi ısıtan... Gölgelerimizi hatırla, birbirine karışıp bir dev olur, kör lambalarla dolu sokaktan taşardı. Seni ne kadar sevdiğim ise dünyanın en büyük sırrı olarak kalıverdi. Hem başkaları duysa da ne akılları alır, ne de fikirleri…

Bir kalenin surlarına konan yalnız bir martı gibiydi sensiz yaşamak, uzaklara uçmaya cesaret edemeyen ve anıların eskittiği bir kalede nöbetçi gibi bekleyen… Kızma ama sensizliği bir cümlede anlatmaya cüret edecek kadar suskunum. Gizemli kalmanı istiyorum. Bakışını, gülüşünü, kimse bilmesin, birbirimize ait olduğumuzu ne tarih, ne de mektuplar yazsın. Hem daha kötüsü de olabilirdi. Ya hiç görmeseydik, hiç bilmeseydik birbirimizi… Hissetmeden yaşamak ölümlerin en kötüsü olurdu. Ama gitmen gerekiyordu... Ölüm seni benden çekip aldı. Düğümlüydü kaderler. Geride toprak kokulu bir sen kaldın. Yanı başındayım sevgilim. Ne sen gitmemi iste, ne de ben son nefesimi sensiz vereyim. Böyle olmasını istemezdik elbet, ''Severek ayrılmak'' diyelim biz buna…

KAĞAN TOBEL

3 Ocak 2012 Salı

BİLMEDİĞİM KÜFÜRLER


Kötü şeyler söylemeyeyim dedikçe yaşadıklarım beni buna zorluyor. Bilmediğim küfürler uzay boşluğunda yankılanıyor ve sonrasında karşımdaki aptal adamların ve kadınların kulaklarında son buluyor. Önyargı mahkemelerindeki verilen en büyük cezayı ben hak ediyorsam, canları cehenneme… Sevgi denilen bu masum duygu nerede yetişir, nasıl gelişir? Kalbi çürümüş yaratıklar olmuşsunuz da farkında değilsiniz. Verimsiz topraklarda hayatta kalacak kadar insanüstüsünüz! Tüm bedenim bu pisliğin içindeyken ruhumu kurtarmaya çabalıyorum. Otobüste yanımda oturan, gişede bilet kesen mutsuzlar, gözlerimizin itiştiği kalabalıkların arasından geçerken gördüğüm yüzlerce insan… Sizler kimsiniz, diğerlerinden farkınız var mı? Ah bu deriden maskelerin altındakilerin ne olduğunu kestiremez haldeyim.

Savaşacaksak eğer herkes iyi ya da kötü bir taraf seçsin, ben iyiyim rollerini bırakalım artık. Yıllar geçtikçe hastalanıyorum. Ben düştükçe yanımda belirip elini uzatanları neden itmek geliyor içimden? Bunu bana aşılamaya çalışan sizlersiniz. Lanet olsun, hayatımın geri kalanına bir akıl hastanesinde devam etmek istemiyorum. Olanlara akıl ermez, bana yaptığınız şeylerin aynısını benim size yapmaya ise benim gönlüm el vermez. Kendi içimde hasara sebep olurum. İşte budur beni yıpratan. Yaratıklar ise umursamaz olur, anlık zevkin peşindedir ve kâğıt parçasına tapacak kadar kirlidir. Pisliği seçmek kolaydır, kolay olan caziptir. Zorluyorum! Kırmamak, üzmemek için…

Durmak nedir bilmez misiniz? Kılıçlarınızla saldırmaktan yorulmaz mısınız? Beynim bir kayıt cihazı gibi yaptığınız her şeyi kaydediyor. Bunu istemiyorum. Beynimi kötülüklerinizden oluşan bir çöplüğe çevirmenizden nefret ediyorum. Çok değil, bir gece öncesinde gördüğüm bir kâbusta bile sizlere bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Yoruldum! Gitmenin çözüm olmadığı bir gerçek. Başka bir cevabı olmalı, kendimi sizlerden kurtarmanın bambaşka bir yolu…

KAĞAN TOBEL

15 Aralık 2011 Perşembe

Güçlü Bir Fırtına İstiyorum



Çok kuvvetli bir fırtına istiyorum. Tüm geçmişimi yerle bir etsin ve geleceğime göz diksin. Evet, beyler, bu dünyadaki gücümü görmek istiyorum. Umutsuzluk yosun tutmuş ve acılar yaralarımın en derinine inmişken, duvarları yıkarcasına yapacağım bunu. Kâbuslar gözlerimin etrafına toplanmış hain planları hakkında son hazırlıklarını bitirdiği an şimşekler yeryüzüne dokunacak. Yalnız bedenimi peşimden sürüklemem gerekse bile devam edeceğim ve gözyaşlarımın oluşturduğu denizlerden sağ çıkacağım. Tiyatro sahnesine sıkışmış hayatları izlemekten sıkıldım. Başroldeki pisliklere domates fırlatıp, utanmaz yüzlerini kızartacağım. Bitmedi, gerçekleri poz pembe zarflara koyup pullarını çamurlu dilleriyle yalayan yarı uyanık, yarı salakları savurup atacağım. Karşıma sadece yürekleri olanlar çıkacak, gerisini benden çok uzaklara sürgün edeceğim. Saygı mı? Asla sizden öğrenmeyeceğim. Sevgi mi? Hak etmemenize rağmen sizi severek sevgi neymiş size ben öğrettim.

Ah beynimin içine sızmaya çalışan soru işaretleri… Hepsi sizin kötü düşüncelerinizden kurtulmaya çalışırken etrafımı saran yılanlardan farksız. Biliyorum, durduracak yeni kalplere ihtiyacınız var. Doymazsınız! Yanardağlardan püsküren iğrençlikleriniz dünyayı tehdit ediyor. Tokuşturduğunuz kadehlerin içinde beyaz köpekbalığından bir farkınız yok. Gülerken sivri ve yamuk dişleriniz ortaya çıkıyor. Hak tecavüzcüleri! Bıçaklarıyla ağaçlara işkence eden oduncu çocukları kadar acımasız… Sizler bu fırtınanın bir parçasısınız, sizler söze sopaya gelmeyecek kadar yumuşak oyun hamurlarısınız! Hayır, sizden daha etkili bir fırtına istiyorum. Evet, dostlar, bu dünyadaki yerimi görmek istiyorum. Sislerle kaplı tuzaklarınızdan bunaldım artık.

Hani bizler sevebilen varlıklardık! Ne çabuk unuttunuz. Hayvanların bizlere verdiği dostluk derslerinden hep sıfır mı aldık? Yarası olan gocunsun! Evet, yüzüne tükürürcesine, kas kafasına vururcasına yazılmış bir yazı bu. Bir yerlerinde acı hissedenlere benden bir armağan olsun. Dökmeden ilerleyin. Çaldıklarınızı ceplerinize iyice doldurun. Bugün benden çaldığınız sevgi size ne kadar yeter bilmiyorum, ama toprağa düştüğünüzde her şey sona erecek. Hayatta ve ayakta kalın! Hem düşersen kardeşin bile seni ezip geçer öyle değil mi? Ne acı! Bazıları için gerçek dünya, bazıları içinse koca bir yalan…

KAĞAN TOBEL

5 Ekim 2011 Çarşamba

YASAK


Gözlerim üzerinde! Dur! Söyleme! Biliyorum! Yaklaşmak yasak, dudaklarımızın birleşmesi yasak! Kimliği belirsiz bir sorunumuz var. Masmavi bir denizin içindeki bembeyaz köpükler gözlerinin etrafında belirdi… Evet, beni tanıyorsun. Benim adım anılarında gizli. Peki, senin için fark eder mi? Sen, seni en çok seven adamın sevgisini binlerce kez inkâr ettin… Yok sayıldık. Yabancılar gibi sırtımızı dönüp uzaklaştık. Ancak şunu bil ki, gözyaşlarımız bize ihanet etmedi, geride iz bıraktı. Günlerce içimiz içimize sığmadı, kan kaybettik. Bir okyanus gibi, dalgaların bedenlerimize çarpması gibi, içimizi yakan tuz ve ruhumuzu saran yosunlu kâbusların bize hükmetmesi gibi…

Sen uzaklara kaçtıkça aç ve susuz kaldın. Ne istediğini bilmez bir halde sürüklenip durdun. Gözlerim masmavi gözlerinde… Ama biliyorum, sevmek yasak! Davamız önyargı mahkemelerinde… Nedir bu olanlar, acı çekmemek uğruna yalnızlığın sayfalarına atılan bir imza mı? Oysa ben, veda eden bir kadının adını binlerce kez sayıkladığımı inkâr etmedim. Biz hep vardık. Gözlerimi kapatıyorum. Fırtına öncesi sessizlik bu olsa gerek… Kıyılarına uzanıyorum. Seni ne kadar sevdiğimden haberin bile yok. Çünkü sen, herkesi kendin gibi sevgisiz ve korkak sanıyorsun.

Birbirini zehirleyen kalpler, sırtımıza yüklenen yalnızlık günahları… Sebep olduğun mutsuzluk kusursuz bir plan gibi… Peki, sen neyin farkındasın? Kendini kaybettiğine dair sağlam kanıtlarım var. Eğer içinde biraz sevgi varsa izler kurumadan onları takip et. Seni bana getirecek son şey kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarım… Ama temkinli ol, mesafeyi koru. Biliyorsun, senin kendine karşı bir güven sorunun var. Hayatı içinden geldiği gibi yaşamak yasak, beni sevmek yasak!

KAĞAN TOBEL

28 Eylül 2011 Çarşamba

YALNIZLIK BAĞIMLISI


Bol şekerli bir kahvenin ardından koltuğuma gömüldüm. Fiziksel değil, düşünce anlamında yorgundum. Hayat hakkında anlatacağım yığınla detay varken, karşımda beni dinleyecek bir kişi bile yoktu. Titreyen parmaklarımla yüzüme dokundum. Hayır, yaşlı değildim. Ama kalbimi soracak olursanız sanki asırlardır acı içindeydi. İlk aşkımın saçındaki mavi yıldızlı toka, babamın uçurtma yaparken kullandığı yapıştırıcının kokusu, öğretmenimin tebeşirli ellerini sildiği kareli mendili ve sokağın başındaki paslı sokak levhası... Hepsi o kadar canlı ki... Aradan yılların geçtiğini lanet olası bir takvimden öğreniyorum. Büyüdüğüme dair her şey yalan! Ben daha dünkü çocuğum. Ne derseniz deyin benim bu dünya ile sorunum var.

Herkes içinde iyilik ve kötülük besliyor. Zorlanıyoruz, sarsılıyoruz, dışlanıyoruz. Sonrasında intikam zamanı geliyor ve terk ediyoruz, bencilleşiyor ve hırpalıyoruz. Bu savaş hiç bitmez mi? Oysa dedem yalnızlığın bağımlılık yaptığını söylediğinde gülüp geçmiştim. Şimdi oturup anılarımı ileri, geri sararak hatırlamaktan bile acıyla karışık tuhaf bir keyif alıyorum. Çoğunuz benim bir çıkmaza doğru sürüklendiğimi düşünebilir. Gerçek şu ki; ne kadar farkına varırsan o kadar yalnızlığın odalarına çekiliyorsun. Size karşı dürüst olacağım. İnanın bana artık farkında olmamak istiyorum. Bir çocuk gibi kendi küçük dünyamda kalmak istiyorum. Gerçekten gülmek, içten bir şekilde ağlamak, utandığımda yanaklarımın kızarmasını istiyorum.

Büyüyen herkes kendini aç gözlü hissetmek zorunda mı? Doyumsuzların arasında yaşamaktan bıktım usandım. Size bir kalede yaşadığımdan bahsetmiş miydim? Her bir taşını kendi ellerimle koyduğum ve sonunda görkemli surlarından işe yaramaz insanlara yukardan baktığım tek yer… Saldırılar bitmek tükenmek bilmese de o kalpsizlerden birini bile içeriye almaya niyetim yok. Çok uzaklarda da olsa benimkisi gibi kaleler inşa etmiş birileri vardır değil mi? Kim bilir belki de içlerinden biri şu an bu yazıyı okuyordur…

KAĞAN TOBEL

23 Eylül 2011 Cuma

YARAMAZ SEVGİLİM


Şekerli ayaklar… Yine hayal dünyama izinsiz girmişsin. Güneş, yüzündeki çilleri aydınlatıyor ve yaramaz bir çocuktan farkın yok. Ellerin yara bere içinde ve kollarında kedi tırmıkları var. Kocaman gözlerindeki masumiyete ise delicesine aşığım. Oysa sen güneşi sevmezsin, geceleri ise komik bulursun. Hatta kendini bataklıklara atar, sana elimi uzattıkça elimi geri itersin. Ne de olsa oradan çıkacağını bilirim. Kelebekler çiçeklerin arasında neşeyle uçarken, ben de boş durmayıp gökyüzüne bir gökkuşağı çizmeye başlarım. Kollarım uzadıkça uzar… Hiç umursamaz, sadece sana ilgi göstermemi istersin. Bunu tüm kâinat bilir. Çok geçmeden sıkılırsın, çünkü bunlar sana tipik gelir, gülüp geçersin. Çok farklı olsak da hep yanında olmak isterim. O kadar kendi halindesindir ki, bir eşin daha olduğunu söyleseler buna asla inanmam. Elini tuttuğumda, ‘’Beni lunaparka götür!’’ dersin. İtiraz etmem, çünkü bunun seni mutlu edeceğini bilirim.

Senin peşinden sürüklenirken sınırlarımın dışına çıkarım. Seninle olmak başlı başına bir maceradır. Atlıkarıncanın üstünde dönüp dururken bana dil çıkarttığını görmek beni güldürmeye yeter. Eve dönerken sırtıma atlar, yanaklarımı ısırmaya çalışırsın. Ne olduğunu anlamadan kendimizi yatakta buluruz. Başını yastığa gömer, boğuk bir sesle bana sorular sormaya başlarsın. Ben kısa cevaplar verdiğimde hemen sinirlenir, saatlerce anlatmamı istersin. Sabahları aynaya bakmaz, makyaj yapmaz, çoğu zaman bir pantolon, bir tişörtle gezersin. Ne de olsa sen nasıl mutlu olacağını bilirsin. Ben dağınık saçlarını taramamana ve gün boyunca öyle gezinmene aşığım… Beni sevdiğini söylemezsin, hatta karşı kaldırımlarda yürüdüğümüz bile olur. Ama beni ne kadar çok sevdiğini bilirim. Bir tek sana sarıldığımda huzura kavuşurum. Sen benim yaramaz sevgilimsin. Ne kadar farklı olsak da, seninle mutlu olacağımı bilirim.

KAĞAN TOBEL

20 Eylül 2011 Salı

SİHİRLİ SON


Bir gün kıyıda, ertesi gün köşedeyim. Aynı anda hem görünür, hem de sislerin içindeyim. Haydi, durma hatırla! Bir masal kitabının kapağında tanışmıştık seninle, ben sayfaları çevirirken tane tane okumuştum, sen de yatağın üstünde dans etmiştin kendinle… Sonunda yoruldun ve gözlerin kapandı… Sen uyurken ben üstüne yorgan atıp, sincaplı yastığını kafanın altına koymuştum. Bol yıldızlı bir gecede mışıl mışıl uyuduk. Sabah uyandığında ise boynuma sarılıp neşeyle ayaküstü gördüğün rüyayı anlattın. Süpürgeleriyle tavanı süpüren cadıların yaşadığı bir evde kaldığımızı, takma dişli yarasalar gördüğünü, cadının kazanda kaynattığı içi gözlerle dolu çorbayı kaşıklayacak kadar da aç olduğumuzu ve bana tuzu uzatırken sana evlenme teklif ettiğimi anlatıp durdun. Evlilik teklifime cevap olarak da, burnunu havaya kaldırıp, ayaklarını yere vurmuş ve ağzını sonuna kadar açarak bana, ‘’Hayır!’’ demişsin.

Gün içinde bazı garip davranışlarımız olduğunu kabul etmiş, bunu dile getirenlere de hak vermiştik. Şimdi durup düşünüyorum da; film izlerken aynı anda klasik müzik dinler, yolun ortasında birbirimizin ayakkabılarını bağlardık. Bir keresinde dönen kapılarda koşturup yerlerde yuvarlanmış, sonrasında bulutlara taş atıp, deniz suyu içmiştik. Bize dengesiz yakıştırması yapanlara ipin üstünde yürüyerek karşılık verir, sabahları penceremize konan kargaları bir kibrit kutusu büyüklüğünde peynirle besler, onları formda tutardık. Hayatın güzel ya da kötü olması umurumuzda bile değildi. İkimizde yüzyıllardır sürüp giden tekdüze hayattan sıkılmış olmalıydık. ‘’Bir varmış, bir yokmuş…’’ demeyi tercih ediyorduk.

Bir gün birimizi masal kitabının arka kapağında ağlarken bulduk. Nedendir bilinmez. Biz sihirli sonlara âşıktık. Şekerli parmaklarımızla yanaklarımızı çekiştirir, sayfalar arasında saklambaç oynardık. İçinde bulunduğumuz sayfa dalgalandığında diğer sayfaya sürüklenir, birbirine karışmış harflerden cümle oluşturup kendi masalımızı yazardık. Hayır, biz farklı olmak derdinde değildik. Sadece yolumuzu kaybedip kendimizi dünyanın dışında bulan iki hayalperesttik…

KAĞAN TOBEL

15 Eylül 2011 Perşembe

EYLÜL FISILTISI


Seni dinliyorum… Geçtiğimiz yolları fısıldıyorsun. Anılarımız parmaklarının arasında. Koruyorsun, sevip göğsüne bastırıyorsun. İkimizde uzun zamandır yalnızız. Kaderin oyununu bozup yanına dönmekle adeta aşkın bıçağını boğazıma dayıyorum. Fakat beni fark etmene de izin vermiyorum. Öylece karşına oturup seni izliyorum. Ah sevgilim, her fırtınanın sonunda birbirimizi bulmak zorundayız değil mi? Haydi itiraf et, kimsemiz yok bizim… Sırtımı duvara yaslayıp yere çöküyorum. Tek adresim sensin. Piyanonun başına geçtiğinde ise bizi duyuyorum. İçinden gelenler bazen sert, bazen de hüzün dolu. Gri gözlerine dalıp gidiyorum. Yüz ifaden yabancı. Şu söylediklerime bir bak; sanki ben kendimi tanıyabiliyormuşum da, birde sana yabancı diyorum…

Oysa hatırlamak zor değil. Koyu yeşil tonları severdin. Rüzgâr estikçe bana sarılırdın. Bana gülümsediğinde zarif boynunu örten koyu yeşil atkını unutmam mümkün değil. Şimdiyse yalnızlığını gördüğümde mideme ağrılar giriyor. Seninle kitap aralarına sıkışmış hayallerimiz vardı. Söküp atmak istemiştik imkânsız olan ne varsa… Başucuna koyduğun resmimi alıp bakıyorum. Genç ve seni ne kadar çok sevdiğimin farkında bile değilim. Gözlerim doluyor ve hızla kapıya yöneliyorum.

Sonsuza kadar yalnız kalmak pahasına kapının içinden geçip soğuk hayatıma geri dönmek üzereyken, birden dudaklarından o kelimeler dökülüyor. ‘’Seni çok özledim!’’ Derin bir nefes alıyorum. Ölmek üzereyken hayata dönmek bu olsa gerek… Sanki demin yanında değilmişim gibi kapıyı çalıyorum. Kapıyı açtığında uzun zamandır görmediğin adamı görüyorsun. Bana sarılıp,’’Bir daha ayrılmayalım!’’ diyorsun. Oysaki ben her zaman yanındayım. Sen bunu hiç bilmiyorsun…

KAĞAN TOBEL

8 Eylül 2011 Perşembe

KIRIK BİR AŞK HİKAYESİ


Kırık kadehlerimizi tutuyoruz. Kanayan ellerimiz umurumuzda bile değil. Acı çekmek bizim için oldukça sıradan bir şey. Kadehlerimizin boş olması ise bize ayrı bir keyif veriyor. Eriyen mumlar son ışıklarını yansıtırken yanıma geliyorsun. Etraftaki insanlar bizim kadar karanlığı sevmiyorlar. İçeride saatler öncesinden kalan bir keman sesi var. Kanlı ellerimi sana uzatıp, dansa kaldırıyorum. Tipik bir harekette bulunmama rağmen buna olumlu karşılık veriyorsun. Kırık kalbine aldırmadan bedenini sarıyorum. Kırıklarımız birbirimizin bedenine saplanıyor. Aynı acıyı hissetmek bizi tahrik ediyor. Dudaklarındaki dolgunluk karşısında zayıf düşüyorum. Seni her öptüğümde şehvetle ıslanıyor dudaklarım. Yaralı olan ne varsa karanlığa karışıyor.

Kalbimizin ritimlerine ayak uyduruyoruz. Sanırım aynı dertten şikâyetçiyiz. Her dönüşte geçmişe çarpıp duruyoruz. Aynalar arasında sen ve ben… Sonunda dengemizi kaybediyoruz. İçmeden sarhoş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle aşka düşüyoruz. Bizi ısırmaya başlayan kâbuslarımızı kesik ellerimizle kovalıyoruz. Acı çekerken en güzel rüyaları görüyoruz. Karanlıkta cesaretlenip, aydınlıktan korkar haldeyiz. Aşkı oyun sanmamız, uçurumlardan sarkmamıza sebep oluyor. Korkusuzuz. Fırtınadan sağ çıkmaya niyetimiz yok.

Az konuşarak sevmeyi öğrenmişiz. Suçlu kalplerimizi yargılamadan özgür bırakıyoruz. Çıplak sokaklara çıktığımızda gideceğimiz yer belli değil. Bu gecenin bitmemesi ne yapsak boşa. Güneş tepemizde belirmeden bir yerlere gizleniyoruz. Perdeler çekik. Uyandığımda yanımda olmayacağını biliyorum. Gitmen gerekli. İkimizde kırık döküğüz. Sarıldıkça birbirimizi kanatırız. Yazıldıkça daha da büyüyen, sınırları olmayan bir gecede son satırları yazıyorum. Mum ışığı yüzüne yansıyor. Dalıp gidiyorum… Uyandığımda gözlerim yerdeki kırıklara odaklanıyor. Senden geriye kalan o küçük parçalar…

KAĞAN TOBEL

2 Eylül 2011 Cuma

İSPANYOL MEYHANESİ


Kayboldum. Hatırladığım en son şey kolumdaki saatime baktığım o yaz gecesiydi. Peki, şimdi neredeyim? Kulağıma yakınlarda bir yerden kadeh sesleri geliyor. Evet, insanlar gülüyorlar. Ve müzik… İspanyol ritimlerinde tutku var. Gitar seslerinin geldiği yöne doğru ilerliyorum. Etrafı bulanık görmem dengede durmamı zorlaştırıyor. Ayaklarımın altında Arnavut kaldırımları, başımın üstünde hafiften esen yönü belirsiz bir rüzgâr… Eski bir kapıyı itiyorum.

İçerisi çok kalabalık… Saçını toplamış kırk yaşlarında bir kadının yüreğimi yırtarcasına içten sesi beni derinden etkiliyor. Dans eden kadınlar, sarhoş adamların şarkılara büyük bir coşkuyla eşlik etmesi… Kuytu bir köşedeki masaya oturuyorum. Beyaz gömlekli bir garson önüme bir şişe şarap koyuyor. Oradaki herkes kadar dertli sayılırım. İçtiğim her kadehte başka bir anı canlanıyor. Gözlerimi kapatıp müziğe yoğunlaşıyorum. Gerçek hayattan bu kadar uzakken geçmişi düşünmek gereksiz…

Ayak sesleri hızlanıyor. Sanki bu dans bir Küba dansı olan Guaracha gibi… Nerede olduğumu bilmiyorum. İnsanların vücutları alevler içinde ve çılgınca dans ediyorlar. Elleriyle ve ayaklarıyla ritim tutanların sayısı sürekli artıyor. Son kadehi kafama dikip yerimden kalkıyorum. Kalabalığım içerisinde ilerlerken gülüşler büyüyor, sıcaklık sürekli artıyor. Sahneye ulaştığımda karşımda üzerinde kırmızı elbisesi ve kapkara gözleriyle bana bakan bir kadın duruyor. Dans etmesini biliyormuşçasına ona ayak uydurmaya çalışıyorum. Her dönüşünde simsiyah saçları yüzümü sıyırıyor. Müzik hızlandıkça kendimden geçiyorum. Sahnede sadece ikimiz varız ve etrafımızda onlarca kişi bizi izliyor.

Kırmızılı kadın son bölümde kendini benim kollarıma bırakıyor. Gül kokulu saçlarında hayat var. Masama geri dönüyorum. Yanıma gelip omzuma vurup, beni tebrik ediyorlar. Evet, ben kayıp bir adamım. Fakat kimseye nerede olduğumu sormaya da niyetim yok. Varsayalım bir İspanyol meyhanesinde kayıp ve kimsesiz bir halde mutluluğu yakaladım…

KAĞAN TOBEL

31 Ağustos 2011 Çarşamba

ACI KONÇERTOSU


Hoş geldiniz! Lütfen homurdanmayı kesip, beni dinler misiniz? Düşündüğünüz gibi değil. Bir öncekinde son anda kurtulmuştum, ama bu sefer ki farklı… Acıların zirvesinden sizlere sesleniyorum. Evet, sonunda başardınız. Bakın, kalbime dokunduğumda bir şey hissetmiyorum. Ben, planladığınızın ötesindeyim. Kusursuz bir sevgisizim. Bunu kutlamalıyız. Benim bu günlere gelmeme büyük katkıda bulunan sevgili dostum yalnızlığı takdim etmekten gurur duyarım.

Kendisi beni umutsuzluğa sürükleyip, sessizliğiyle sabır taşımı paramparça etmiştir. Oysa aranızda beni üzenlerin birde utanmadan bana kızgın olduğunu da biliyorum. Ben de az değilim hani, inadına sevmeye devam ettim. ‘’Kaderin Oyunu’’ adlı oyun tiyatroda sergilenirken, beni mutlu etmemek için önüme rolünü iyi oynayan kalpsizler koydunuz. Ben son sahnede acı içinde kıvranırken ayakta alkışlandım. Ve sonunda damarlarımdan akan acıyla sizlere koştum. Merak etmeyin, sırtımdaki bıçakların acısına çoktan alıştım, hatta beni hedef tahtası olarak kullanmak isteyenler bile oldu.

Sevgili dostlar, ne kadar acı çektiğimi asla bilemezsiniz. Bu gizemin size keyif verdiğine eminim. Bana acıyan bakışlarınıza da hayranım. Duvara yaslamış olduğum gitarımı bana uzatır mısınız? Teşekkür ederim… En azından içimdekileri duymanızı istiyorum. Notalar acılarımın tercümanı olacak. Sizleri gözyaşlarına boğacak ve yok olup giden bu adamı salya sümük dinleyeceksiniz. Bestemin adı,’’Acı Konçertosu’’. Parmaklarım gitarın perdelerinde dolaşırken şimşekler çakacak, denizler kıyıları terk edecek ve notalardan kan damlarken acıların doruklarında kıvranacağız.

KAĞAN TOBEL

29 Ağustos 2011 Pazartesi

KORKULUK KIZ


Uçsuz bucaksız tarlaların içerisinde sessiz bir gece geçiren korkuluk kız, doğan güneşi selamladı. Güneş, şirin yüzünü aydınlattığı sırada, rüzgâr yaramaz bir çocuk gibi etrafında dönüyor, korkuluk kızın saman saçlarını dağıtıyordu. Kahvaltı için yola çıkmış olan aç gözlü kargalar ise ufukta belirdi. Uyumsuz bir koro halinde bağırarak ona doğru yaklaşıyorlardı. Sesler yükseldikçe yükseldi. Fakat kargaların tedirginliği, korkuluğa yaklaştıkça daha da artmıştı. Bir türlü tarlaya konamıyorlardı. Ona bir yaratıkmış gibi bakıyorlar, sonunda kızarak oradan uzaklaşıyorlardı. Oysa onun kolları herkese açıktı. Kendisi sevgi dolu olsa bile, onları korkutmak için dikilmişti oraya… Bu durum gün geçtikçe daha da canını sıkıyordu. Gün boyunca uçan kuşları izlemeyi çok severdi. Geceleri yıldızlara bakıp hayal kurmak onu rahatlatır, rüzgârda hareket eden kıyafetini ise delicesine kıskanırdı. Hareket edememek ne büyük bir işkenceydi… Ektiklerini biçmeye gelen çiftçilere ise yalnızlığını anlatmak isterdi. Fakat ağzı bir kalemle çizildiği için, yalnız hayatına dair tek kelime edemezdi. İşte o anlarda saplandığı bu topraktan sökülmek isteğiyle yanıp tutuşurdu.

Umutsuzluk, içi saman dolu bedenini sarmaya başladığı sırada, uzaktan bir kuşun kendisine doğru yaklaştığını fark etti. Kuş, minik kanatlarını hızla çırpıp dengesizce uçuyordu. Onlar kadar özgür olmak nasıl bir histir diye düşünmeye başladığı sırada, yolunu kaybetmiş yavru karga yorulup onun koluna kondu. Korkuluk kız kafasını kımıldatamadığı için dönüp ona bakamadı, ama kuş ondan korkmamıştı. Bu durum ona tarif edemeyeceği bir mutluluk verdi. Bir süre sonra uçup giden yavru kuşun ardından bakakaldı. Kim bilir, belki yine gelirdi. Geceyi buruk bir sevinç içerisinde geçirdi. Ertesi sabah gözlerini açtığında, bir sürü karganın önündeki mahsulü yediklerini gördü. Bu kalabalık kuş topluluğu onu umursamamıştı. Hatta birkaçı koluna konup şarkılar söylüyordu. Birden yavru kargayı fark etti. Anlaşılan diğerlerini de o getirmişti. Korkuluk kız artık yalnız değildi.

Dostlarıyla geçirdiği birkaç günün ardından tarlaya gelen çiftçiler gördükleri karşısında dehşete düştüler. Mahsul zarar görmüştü ve karşılarında işe yaramaz bir korkuluk dikilmekteydi. Sinirlenen çiftçiler onu oradan söküp attılar. Tam mutluluğu tatmaya başlamış olan korkuluk kız, yine hüsrana uğramıştı. Artık arkadaşlarını kolunda taşıyamayacak, kırık bedeni yeniden ayağa kalkamayacaktı. İlerleyen günlerde toprağa kendisinden daha iri, daha sert bakışlı bir korkuluk dikildi. Kırık bedeniyle toprağın üzerinde yatan korkuluk kız ise gökyüzünü izliyordu. Birden kargaların tepesinde uçuştuğunu gördü. İri korkuluğa aldırmadan onun yanına kondular. Dostları geri gelmiş, onu yalnız bırakmamışlardı. Bu ona yeniden yaşama sevinci verdi. Artık bir korkuluk değildi. Kollarını açmış bir halde gökyüzüne bakan güzel bir kızdı…

KAĞAN TOBEL

28 Ağustos 2011 Pazar

GRİ KELEBEK


Elimdeki bir fincan yalnızlıkla bahçeye çıkıyorum. Kış çetin geçiyor. Serin bir nefes alıp içeriye gireceğim sırada öylece kalakalıyorum. Gri bir kelebek güçlükle uçuyor. Gözlerimi ondan alamıyorum. Dinlenmek için bir dalın kenarına konuyor. Gri kanatlarında siyah çizgilerden oluşan kusursuz desenler var. Kanatlarına kar taneleri düşüyor. Bu kadar zaman hayatta kalmasına anlam veremiyorum. Fırçamı alıp onu resmetmek istiyorum. Geri geldiğimde gitmiş olmaması için dua ediyorum. Malzemelerimi alıp geri döndüğümde o bütün güzelliğiyle karşımda duruyor. Bu, kuşların kanatlarına resimler çizmeye benzemiyor. İşimin çok zor olduğunu biliyorum. Fırçamı o kadar hassas kullanıyorum ki, sanki en ufak bir harekette ona zarar gelecekmiş gibi hissediyorum. Her ayrıntıda daha da zorlanıyorum. Yaptığım tarifsiz, hesapsız bir iş. Biliyorum ki yaralı, geçmişi onda saklı. Hayallerime konmuş dinleniyor. Bu kısacık ömründe nice yalan baharlar atlatmış.

Beni fark ediyor. Fırçam elimden düşüyor. Heyecandan kımıldayamıyorum. Uzaklaşmak isteyeceğini biliyorum. Masum bakışlarını yanına alarak uçmak istiyor ama gücü yok. Olmuyor, gidemiyor… Heyecanımı yenip yanına yaklaşıyorum. O güzel desenleri, gümüş rengi kanatları ve korkak bakışları beni benden alıyor. Aşkı titreyerek tadıyorum. Avuçlarımı açıyorum. Çırpınırcasına bana karşı koymaya niyetlense de bunu yapmıyor. Onu yavaşça elime alıyorum. O kadar narin ki… Üşüdüğünü hissedebiliyorum. Bu karlı baharda onu yaşatmak için kendimden geçiyorum. Onun hayatı benim hayatım oluyor. Donmuş çiçeklerin arasında yalnızca ikimiz varız. Buralardan çok uzaklara gitmemiz gerektiğine karar veriyorum. Avuçlarım onun için sıcak bir yuva. Ama yeterli değil. Bütün geçmişimi arkamda bırakıyorum. Güneşin ısıttığı diyarlara doğru yola çıkıyoruz. Çok geçmeden tipi bastırıyor. Tüm gücümle onu koruyorum. Rüzgâr aç bir kurt gibi üzerimize saldırıyor. Günlerce yol alıyorum. Sadece kar suyu içtiğim, sevgiyle ayakta kaldığım o çetin günler… Attığım her adım onun için.

Yüksek tepeler gözümde bir bir yükseliyor. Hangimiz daha inatçıyız? Hepsinin üzerine basa basa daha da yükseğe ulaşıyorum. Sonunda güneş karşımda beliriyor. Donmak üzere olan hayallerim ısınmaya başlıyor. Avuçlarımı güneşe doğru açıyorum. Hala yaşıyorsun. Gözlerin bana minnetle bakıyor. Güneş ışığı kanatlarını ısıttıkça rengi değişiyor. O kasvetli ve kararsız gri renk yerini hayat dolu canlı renklere bırakıyor. Ama ne olursa olsun o benim gri kelebeğim ve son nefesimi vermek isteyeceğim tek mutluluğum…

KAĞAN TOBEL