27 Ağustos 2017 Pazar

Bu bir aşk mektubu değil..

Aynadaki ben.. Kendimi tanıdığımı sanıyordum.. Bazen doğru bildiklerim canımı fazladan yakarken, yaptığım yanlışlara sempati duymaya başlıyorum. Ayna kırılmıyor. Sadece kendine zarar veren biri olmam anlatılır gibi değil. Etrafımdaki her şey sağlam ve güçlü. Yatağımdaki uzun rüyalar.. Ellerim sana dokunmuyor. Evimin koridoru uzun ve soğuk. Ve ben sabahın grisine nedensiz bir sevgi ve aşk besliyorum. Sessizlik bana onurlu bir acı veriyor. Bir yandan kurtulmak istemiyor gibiyim.

Diğer yanım hayatın içindeyken ben dışarıdan kendi savaşımı izliyorum. Bir yandan kan, diğer yandan aynanın arkasındaki gözyaşı.. Kendimle bir olamıyorum. 

Duşa her girdiğimde saçlarımda parmak izlerin, vücudumda uzun süren bir titreme.. Beni düşünmediğini bilmek hayatta kalmamı sağlıyor. 
Tekrardan başlamak.. Hafızan silinmeden, unutamadan yeniden başlamak.. Kendime bile acımadan, usanmadan..

Sonunda ağlamaz oldum. Az konuşup, dışarıda olan bitene kafamı çevirdim. Kusursuz bir 
umursamazdım.

Hayatta kalmayı başaran, kendiyle yetinen ve artık hissetmeyen. Uykularım kesik kesik.. Hazmedemediklerimle yaşıyorum. 

Senin kanın zehirli, benimse düşüncelerim.. Anlamak istemiyoruz. Geri adım atacak gücümüz yok. İleriye doğru düşmeliyiz. 

Kağan Tobel

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Yeşil Salyangoz

Çok çok çok yağmurlu bir gece... Düşündüğünüzden daha ötesi.. Haftalardır yağmayan bir yağmurun anlık dışa vurumu.. Kaldırım taşları ayna gibi.. Ve nereden çıktıkları belirsiz onlarca salyangoz... Hepsi farklı yaşlarda ve de mutlu! Yağmur onlar için bereket, özgürlüğün apayrı bir simgesi gibi.. Birbirlerini umursamadan yavaş yavaş sürünerek ortalık yerlere çıkıyorlar. Kapkara bulutlar ne kadar da güzel.. Kabukları ıslandıkça daha hep daha ilerisini düşünüyorlar. Tanımadıkları o kadar çok salyangoz var ki... İşte içlerinde bir tanesi daha iki aylık bir salyangoz... Sürekli gülüyor. Yağmurla ikinci kere karşılaşıyor. İlk karşılaşması nefes nefese ve heyecan doluydu. O günden sonra hep bir daha yağmasını düşlemişti. Bu gece sihirliydi. Kaldırıma ulaştığında gözü etrafını görmüyordu. Yağmur daha da hızlanmış, damlalar büyümüştü. Kabuğuna çekilip kendini biraz yuvarladı. Bu çok eğlenceliydi. Sabah olup güneşin doğmasını hiç istemiyordu. Birden bir gürültüyle sarsıldı. Dan! Dan!! Dan!! Bir dev! Babası ona devlerden bahsetmişti. Anlık ortaya çıktıklarını, önlerinde ne varsa ezip geçtiklerini o yüzden kaldırım taşlarında fazla oyalanmaması gerektiğini tembihlemişti. Korkuya kapıldı. Kafasını çıkartıp tüm gücüyle sürünmeye başladı. Ses sürekli artıyor, yağmur damlaları kabuğuna ağırlık verdikçe hızını kaybediyordu. Tüm inancını kaybedip durdu. Kendini kabuğuna çekip titremeye başladı. Aradan bir kaç saniye geçmişti ki, gürültü kesiliverdi. Peki, ne olmuştu..


Kafasını korkuyla dışarıya çıkarttı. Tarif edilemeyecek bir büyüklük karşısında duruyordu. O dev eğildi ve ilk gördüğü yeşil saç uçları oldu. Saçları sırılsıklam bir kız elini ona doğru uzattı ve minik kabuğunu kavradı. Kaçacak yeri yoktu. Bu sefer kabuğuna çekilmedi ve kıza baktı. Kız ona bakıp gülümsemiş, bembeyaz dişleri geceyi aydınlatmıştı. Sevgi dolu bir dev! Kızın gözleri sevgi doluydu. Elinin ıslak, ama bir o kadar da sıcak oluşuna şaşırdı. Kız onu yumuşacık çimenlere bıraktığında ise ona karşı korkudan eser yoktu. Onu ezmemiş, tam tersine kurtarmıştı. Daha iki aylıktı ve bu dev kız onu büyülemişti. Tekrar bir gürültü koptu. Arkasından ona baktığında kızın saçından yeşil bir saç teli kopup yakınına düşmüştü. O yağmurlu gecenin sabahında gözlerini neşeyle açtı. Kabuğuna doladığı o yeşil saç teli onu mutlu etmiş, o geceye ait güzel bir anı olmuştu. Yaşamak güzeldi, yağmur güzeldi ve en önemlisi o dev kız hepsinden daha da güzeldi...

2 Şubat 2015 Pazartesi

Rüyamdaki Susuzluk

Rüyamdaki susuzluk... Uyandığımda su dolu bardağımı sıkıca kavrıyorum. Işık odama sızmış ve ben yokmuşum gibi odamı sahiplenmiş. Hep aynı filmin ortalarına yetişiyorum. Hayat şekillenmiş, bense uyuyakalmışım gibi... Penceremin diğer tarafında ise yemek bekleyen iki güvercin... Düşledikleri susam taneleri avuç avuç, binlerce ve yere döküldüğünde mutluluk veren. Beklentiler, beklenenler, yetinilenler...

Kahvaltı etmeden evden çıkmak benim yalnızlığımın ta kendisi. Elbette içi boş bir buzdolabımın olması övünülecek bir şey değil... Şehir hayatını sevmeyip doğduğumdan beri şehrin göbeğinde olmamın verdiği saçmalıkla binaların arasında kayboluyorum. Düşünsene, milyonlarca insan umurumda olmuyor ve aralarından geçip gidiyorum. Caddeler ise zehirli damarlar gibi. Tıkanıyor, tıkanıyorum... Kafamı kaldırdığımda rüzgar eşliğinde hareket eden üç yada beş bulut... Çekip gidiyorlar. Düşledikleri diyarlar avuç avuç mis gibi toprak kokuyor. Yağmur olup binlerce damlayla yeryüzüne düşüyorlar. Boynuma ağrı girene kadar gitmelerini izliyorum. Gökyüzüne tutkunum, tutuldum...

Öğleden sonra bir şeyler yemek ise tat vermiyor, doyurmuyor. Hesabı ödüyorum. Ödemek. Bazen severek, bazen susarak, bazen de konuşarak... Akşam eve geldiğimde yine aynı susuzluk... Güvercinler gitmiş, yatak dağınık. Gözlerimi kapatıyorum. Düşlerimde sayfa sayfa sevgi sözcükleri, şiirden öte, kalp atışlarından hızlı ve dudaklardan döküldükçe mutluluk veren... Rüyamdaki susuzluğun son bulması gibi..

Basit Oyunlar Oynayamayacak Kadar Hasta

Geceleri ayakta kalmak marifetmiş gibi bir kahve daha doldurdu. Her yudumda daha sert bir tat ve duvarlara sinmiş kahve kokusu... Kanlanmış gözlerinde gizlemeye çalıştığı tek şey yorgunluk olmasına rağmen koltuk kenarlarında uyuklamak kaçınılmazdı. Hem bir kere olsun huzur vermiyordu şu lanet olası yatak. Yorgan bir anda dev bir dalgaya dönüşüyor, yastığına sarılsa bile kabuslarda kaybolup gidiyordu.

Hem onun da herkes gibi sevmediği bir hikayesi vardı. Bin defa anlatsa bile işler yoluna girmezdi. Yeni başlangıçlar yazdıkça sayfalar yüzüne çarpar, sonunda sinirlerine hakim olamayıp kalemiyle camı çerçeveyi indirirdi. Ardından da günlerce tek kelime etmezdi. O diğerlerinden farklı değildi. En azından öyle söylerdi. Sadece çok hastaydı. Basit oyunlar oynayamayacak kadar hasta! Mesela sevmek isteyip de sevememek...

Daha geçenlerde yolda yürürken tanık olmuştu. Sokaklar pisti, kaldırımlarda ayaklarına bulaşan bir güvensizlik vardı. Evlere kadar giren saçmasapan hisler paspasa silmekle çıkmazdı. Gece geldiğinde ise bir yudum daha... Sadece kahve... Çoğu gereksiz insanın gözlerini yumduğu o anlarda sessizlik ağrıları hafifletirdi. Dayanabildiği kadar... Sonra koltuğun kenarında ağırlaşmış başının belirgin izini görürdünüz.

Bana sorarsanız insan yalnız olmayı seçmez, yalnızlık insanı sarıp o farkında olmadan onun şeklini alır ve onu diğerlerinden çeker, hatta tutup kopartır. Genç olmuşsun, bazen hükmettiğini düşünmüş, bazen de haksızlığın içine tükürmüş, belki de bir gün mutlu hissedip delicesine sarılıp, sevişmişsin... Olan bitenlerin ardından hastalığa düşmen ise kaçınılmaz olmuş. Kurduğun cümleler bir bütün olmaktan çıkıp, kesik kesik anlamsız kelimelere dönüşmüş. Hem kendini anlatmaktan da nefret etmişsin. Masanın üstündeki soğuk kahve... Soğuk yada sıcak... Ne içsen ısıtmıyor zaten. 

Ah sevgili dostum! Günün ilk ışıklarıyla kapandı gözlerin... Seninkisi farkında bir adamın zoraki uykusu. Şunu bil ki, senin hikayen benim hikayem. Ben kapını kapattığında dışarıda kalan yanın ve söylemek istemediğin şeyleri söyleyen kişiyim. Ben üstündeki yükü alan itirafçın! Senden daha gerçekçi, kabuslarında üstüne gelen en korkunç yaratığa kılıç çeken adam... Gözlerini açtığında beyninin bir köşesinde hayatıma devam etmeye çalışacağım. Yalnız ikimiz için de tek bir sorun var. İkimizde basit oyunlar oynayamayacak kadar hastayız. 

18 Kasım 2014 Salı

Gözü Tamamen Kapalı

Gecenin köründe garip bir dürtü.. Karanlığa rağmen gözlerimi tamamen kapatıyorum. Bir filmin başlaması gibi önce senin adın ve soyadın yazıyor ve bu koca şehirde gözlerim sana odaklanıyor. Ne bakışın ne de ses tonun... Tüm vücudun ve sana ait olan ne varsa... Ayrım yapmaksızın seni arzuluyorum. Filmin konusu önemli değil, nasıl oynadığına takılmış haldeyim. Hayat hepimize bir rol veriyor ve sen de kendince oynuyorsun. Fakat görüyorum ki, sen de benim gibi olan bitene anlam veremiyorsun. O kadar çok saçmalık var ki... Sevilmek istediğin her an kırıp döküyorsun. Gölgen duvarda sabitlenmiş ve gözlerin tamamen kapalı. İşte o sahne filmin en heyecanlı sahnesi!

Hayallerini hissetmek istedikçe sana yaklaşıyorum. Tanımsız bir his... Tüm gece iki yabancı aynı sahnede... Kimi düşlediğini ve ertesi gün ne olacağını bilmeden, o soruları kendine sormadan ve gözlerini açmadan... Birlikte uyur halde sen derinlerde ben de kıyıda köşede kıvrılmış düğüm olmuşum.. İnan bana bu filmi kimin yönettiği umurumda bile değil. Biliyorum ki, bu yazdıklarımı okuyan herkes bizi izliyor. Sen gemide, ben sokakta, gökyüzü sabitlenmiş ve yaprakların yarısı hala yeşil. Evet güzelim, oynuyoruz. İnsanların ellerinde paralar, koşan çocukların bileklerine bağlı balonlar... Aldatan insanların arasından geçmekte zorlanıyoruz. Zoraki sırıttığımız da oluyor. Kalabalık ve temiz kıyafetli yalancıların saçma sohbetleri... Neyse ki kulaklıklarımız yanımızda. Müzik eşliğinde umursamaz bir tavırda aynı kaldırım taşlarına basıyoruz.

Sen evinin kapısını açtığın anda benim atkım senin koltuğunda... Aynı yerde yaşıyor gibiyiz. Düşlerimiz ikiz kardeş misali... İşte yalnızlığımıza kavuştuğumuz anda filmin sonuna geliyoruz. Son sahnede ise göz kapaklarımda titreme ve gözlerimi açtığımda seni karşımda göreceğime dair bir kaç saniyelik heyecan. Ekran karıncalanmış. Koltukta vücuduna dair izler. Hangimiz neredeyiz? Ellerim saçlarıma karışıyor. Gözlerimi ovuşturup anlamsızca adımlar atıyorum. Burası senin evin olmalı. Belki de senaryo gereği kapının önüne çekilmiş bir masanın önünde duruyorum. Masanın üstünde ise bir not: 'Seni görüyorum. Gözlerimiz tamamen kapalı!'

9 Aralık 2013 Pazartesi

Neyin Ne Olduğu

'Hissettiklerin beş para etmez! Değiştir artık şu kalbi,' dedi faili meçhul şair... Sadece yükseklerden kötülüğe bırak kendini. Hem iyi olsan bile kızgın sana etrafdaki lanet olası suratlar. Gerektiğinde hazır olmaktan ötesini yap. Uyuma, susma, inanma. Kılıcın daima boğazlarına dayalı olsun. Hem kaybetmek bu kadar komik iken iyi bir insan olup ağlamak... İşte bu seni iki paralık eder.

Düştükçe utanmadan sürün, tilkilerin arasında fırsat kolla ve battığın boka bakmadan başını yukarıda tut. Bırak koksun bu yaşanmışlık. Neyin ne olduğunu bilmek seni tüketse bile bırak kanatsın. Hem bu dünyada nefes almadan da yaşanacağına dair söylentiler var. Bırak da taktığın maske bir işe yarasın. Hangi gördüğün kişi olduğu gibi hareket ediyor? Kimsin söyle bana, kimliğindeki asıl kişi sen misin? Çizdiğin resimler, yazdığın hikayeler hiç mi bir şey anlatamıyor bu kas kafalara... Güçlü bileklerini bir kere olsun sanatın dışında bir şey için kullan. Yukarıya doğru çek kendini.

Yukarıdan bak dünyaya ve gözyaşlarının oluşturduğu bir şelale düşün. Aktıkça hissettiğimiz tüm saflığın akıp gittiğini hisset. Bırak, inandırma kimseye, anlatma kendini, pis ellerinle sarıl sevdiğine... Sen de biliyorsun, bunca yıldır okunan masallara inat bitmedi şu kör olasıca kabuslar. Ben gözlerimi kapattığım an hep zorlu bir sınav oldu. Ama son gördüğüm kabusu hatırladım şu an... Anlattıkça zehri damarlarımda dolaşan... Kabusumda sol göğsümün üzerinde bir akrep gördüm. Kaç asırdır oradaydı, yoksa kara bir rüzgar mı onu savurdu üzerime...

Korkarak bir an duraksadım. Gözlerimdeki korkuyu görmüş olmalı ki, tereddüt bile etmedi. İğnesini göğsümde hissettiğimde lanet zehrini çoktan tatmıştım. Korkuya vakit ayırmamalıydım. Acı çekerken aynı zamanda acı vermeliydim. Senin sevgine kastedenler seninle aynı sokaklarda... Gözlerimizde aynı nefret var. Savaşın bittiği yalanıyla sürekli öldürülmekten bıkmadıysan, kollaman gerek kendini... Benden, kendinden, hatta o aptal aptal sırıtan heriften...

Kağan Tobel

Not: Uzun bir aradan sonra yeniden yazı arenasındayım. İnadına yazmak benim işim. Her zaman doğru olan tek söz,''Kalem kılıçtan keskindir.'

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Dip Şehir




Gri bir şehrin içine karışan kuşların özgürlüğü kadardı özgürlüğüm... Anlaşılan kanat çırpışlarım buraları terk etmeye yetecek kadar güçlü değil. Her geçtiğim sokakta ayrı bir ben bırakmış gibi hissediyorum. Bir ressamın tablosundaki keskin renkler gibi aşklarım. Öyle ki, sergilerde hakkımızda konuşuluyor, şarap kadehlerine kanımız karışıyor. Kaldırım taşları bile kırık ve tepkiliydi, bastıkça çamur sıçratıyor, lekelemek istiyordu bu şehir insanını... Köşe başlarına yapıştırılmış iki ayrı afişiz, farklı roller, farklı saatlerde gösteriyoruz kendimizi.

Oysa gizlice öpüşmüştük, fakat yine de olan biteni görmüştü apartman kapıları... Çok renkli bir şehir değildi bu şehir, genelde gri renk giyinirdi. Her şey ayrı bir kararsızdı. İsteksiz yaşayanların şehrinde doğmanın elbet bir de bedeli olacaktı. Vapur arkalarında asık suratlı bir halde giderken halimize gülen martılar, kalabalık kaldırımlarda sürüp giden omuz savaşları ve sızıp kaldığımız koltuklardaki ezilmişlik... Hala yaşadığımızı söyleyen televizyon kanalları var. Düşünmeden yaşamak istiyorum, olmuyor! Sürekli ayrıntısına kadar dert arayıp duruyorum.

Oysa bu şehirden çok daha güzeldi sevdiğim kadın, ama biten şeylerin güzel olması da bir tesadüf değildi. Hayat güzel olanı elimizden çekiştirirken, vermemek için ne kadar savaştığımızla da oldukça alakalıydı. Şu sıralar eve gitmek bile istemiyorum. Kapalı olan her yer tımarhane gibi... Bazıları beni çok ama çok kızdırıyor, bulaşmıyorum. Ama biliyorum bir adım kaldı sınırımı geçmelerine. Şehrin dibinden yazıyorum. Yaralıyım ve kan kaybediyorum. Ertesi güne karşı öyle bir umursamazlığım var ki, kendime şaşıyorum.

Yok, ben bu kadar kötü hissetmezdim. Ama ne haldeyim tam olarak ben de bilmiyorum. Kağıtlar ile terapi seansları... İçin dökülür, için dolar... Doluyken bile dibi görürsün. Dipte bir şehir, sağanak bir yağmur, sırılsıklam bir ben... Hastalanmama yetecek kadar mikrop var bu şehirde...

Kağan Tobel

5 Temmuz 2012 Perşembe

Yıldızların Evi



Her gece düzenli olarak gökyüzüne bakan bir adamdım. Ulaşılmazlık karşısında bazen ısrarlı, bazen de duyarsız. Garip bir hayranlık iste. Bazı geceler yıldızlar kısa bir süre parıldar ve birden kaybolurdu. Ayni benim yaşadığım bazı şeyler gibi yarım ve bıraktığı tat belli belirsiz... Fakat gökyüzü gerçek bir düş! Yalnızlığın bulutlarla cilveleştiği ve gökkuşağıyla renklendiği tarifi pek mümkün olmayan bir güzellik... Limanları terk eden bir kaptanın yüz ifadesini değiştiren, tatlı-sert dalgalarıyla ona huzur veren ve yelkenleri dolduran...

Rüzgârın çıkarsız yardımseverliğini seviyorum. Bir de ben varım; oyuncak dolu bir odanın içinde, duvarları pastel boyalarla boyayan ve yasamak için inat eden bir ben. Çocukluk kalıntılarından kalan ne varsa… Artık kolumdaki saatin sesini değil kalp atışlarımı önemsiyorum. Kalp en değerli hazine, sadece sevip sevdikçe parıldayan bir mücevher gibi… Ah yıldızların evi, kuşların kanatlarıyla kucakladığı mavi sonsuzluk, benim gibi dibe batmış birine nasıl da umut veriyorsun…

Kağan Tobel

7 Ocak 2012 Cumartesi

Büyük Sır



Susmak gerekir bazen... Ne sen sor, ne de ben söyleyeyim… İçime dert olsa bile ellerim dudaklarımda… Yaşananları bir sen bilirsin, bir de ben... ''Saklı yaşanmışlıklar'' diyelim biz buna. Birbirimizi kırdığımızı sansak da, aslında kırık kalplerimiz birbirini tamamlamıştı ve inan suçlu biz değildik. Bir atkı gibiydi sevgi, sabır ve anlayışla örülen, sadece aşkımızı saran ve soğuk geleceğimizi ısıtan... Gölgelerimizi hatırla, birbirine karışıp bir dev olur, kör lambalarla dolu sokaktan taşardı. Seni ne kadar sevdiğim ise dünyanın en büyük sırrı olarak kalıverdi. Hem başkaları duysa da ne akılları alır, ne de fikirleri…

Bir kalenin surlarına konan yalnız bir martı gibiydi sensiz yaşamak, uzaklara uçmaya cesaret edemeyen ve anıların eskittiği bir kalede nöbetçi gibi bekleyen… Kızma ama sensizliği bir cümlede anlatmaya cüret edecek kadar suskunum. Gizemli kalmanı istiyorum. Bakışını, gülüşünü, kimse bilmesin, birbirimize ait olduğumuzu ne tarih, ne de mektuplar yazsın. Hem daha kötüsü de olabilirdi. Ya hiç görmeseydik, hiç bilmeseydik birbirimizi… Hissetmeden yaşamak ölümlerin en kötüsü olurdu. Ama gitmen gerekiyordu... Ölüm seni benden çekip aldı. Düğümlüydü kaderler. Geride toprak kokulu bir sen kaldın. Yanı başındayım sevgilim. Ne sen gitmemi iste, ne de ben son nefesimi sensiz vereyim. Böyle olmasını istemezdik elbet, ''Severek ayrılmak'' diyelim biz buna…

Kağan Tobel

15 Aralık 2011 Perşembe

Güçlü Bir Fırtına İstiyorum



Çok kuvvetli bir fırtına istiyorum. Tüm geçmişimi yerle bir etsin ve geleceğime göz diksin. Evet, beyler, bu dünyadaki gücümü görmek istiyorum. Umutsuzluk yosun tutmuş ve acılar yaralarımın en derinine inmişken, duvarları yıkarcasına yapacağım bunu. Kâbuslar gözlerimin etrafına toplanmış hain planları hakkında son hazırlıklarını bitirdiği an şimşekler yeryüzüne dokunacak. Yalnız bedenimi peşimden sürüklemem gerekse bile devam edeceğim ve gözyaşlarımın oluşturduğu denizlerden sağ çıkacağım. Tiyatro sahnesine sıkışmış hayatları izlemekten sıkıldım. Başroldeki pisliklere domates fırlatıp, utanmaz yüzlerini kızartacağım. Bitmedi, gerçekleri poz pembe zarflara koyup pullarını çamurlu dilleriyle yalayan yarı uyanık, yarı salakları savurup atacağım. Karşıma sadece yürekleri olanlar çıkacak, gerisini benden çok uzaklara sürgün edeceğim. Saygı mı? Asla sizden öğrenmeyeceğim. Sevgi mi? Hak etmemenize rağmen sizi severek sevgi neymiş size ben öğrettim.

Ah beynimin içine sızmaya çalışan soru işaretleri… Hepsi sizin kötü düşüncelerinizden kurtulmaya çalışırken etrafımı saran yılanlardan farksız. Biliyorum, durduracak yeni kalplere ihtiyacınız var. Doymazsınız! Yanardağlardan püsküren iğrençlikleriniz dünyayı tehdit ediyor. Tokuşturduğunuz kadehlerin içinde beyaz köpekbalığından bir farkınız yok. Gülerken sivri ve yamuk dişleriniz ortaya çıkıyor. Hak tecavüzcüleri! Bıçaklarıyla ağaçlara işkence eden oduncu çocukları kadar acımasız… Sizler bu fırtınanın bir parçasısınız, sizler söze sopaya gelmeyecek kadar yumuşak oyun hamurlarısınız! Hayır, sizden daha etkili bir fırtına istiyorum. Evet, dostlar, bu dünyadaki yerimi görmek istiyorum. Sislerle kaplı tuzaklarınızdan bunaldım artık.

Hani bizler sevebilen varlıklardık! Ne çabuk unuttunuz. Hayvanların bizlere verdiği dostluk derslerinden hep sıfır mı aldık? Yarası olan gocunsun! Evet, yüzüne tükürürcesine, kas kafasına vururcasına yazılmış bir yazı bu. Bir yerlerinde acı hissedenlere benden bir armağan olsun. Dökmeden ilerleyin. Çaldıklarınızı ceplerinize iyice doldurun. Bugün benden çaldığınız sevgi size ne kadar yeter bilmiyorum, ama toprağa düştüğünüzde her şey sona erecek. Hayatta ve ayakta kalın! Hem düşersen kardeşin bile seni ezip geçer öyle değil mi? Ne acı! Bazıları için gerçek dünya, bazıları içinse koca bir yalan…

Kağan Tobel

5 Ekim 2011 Çarşamba

Yasak



Gözlerim üzerinde! Dur! Söyleme! Biliyorum! Yaklaşmak yasak, dudaklarımızın birleşmesi yasak! Kimliği belirsiz bir sorunumuz var. Masmavi bir denizin içindeki bembeyaz köpükler gözlerinin etrafında belirdi… Evet, beni tanıyorsun. Benim adım anılarında gizli. Peki, senin için fark eder mi? Sen, seni en çok seven adamın sevgisini binlerce kez inkâr ettin… Yok sayıldık. 

Yabancılar gibi sırtımızı dönüp uzaklaştık.  Ancak şunu bil ki, gözyaşlarımız bize ihanet etmedi, geride iz bıraktı. Günlerce içimiz içimize sığmadı, kan kaybettik. Bir okyanus gibi, dalgaların bedenlerimize çarpması gibi, içimizi yakan tuz ve ruhumuzu saran yosunlu kâbusların bize hükmetmesi gibi… 

Sen uzaklara kaçtıkça aç ve susuz kaldın. Ne istediğini bilmez bir halde sürüklenip durdun. Gözlerim masmavi gözlerinde… Ama biliyorum, sevmek yasak! Davamız ön yargı mahkemelerinde… Nedir bu olanlar, acı çekmemek uğruna yalnızlığın sayfalarına atılan bir imza mı? Oysa ben, veda eden bir kadının adını binlerce kez sayıkladığımı inkâr etmedim. Biz hep vardık. Gözlerimi kapatıyorum. Fırtına öncesi sessizlik bu olsa gerek… Kıyılarına uzanıyorum. Seni ne kadar sevdiğimden haberin bile yok. Çünkü sen, herkesi kendin gibi sevgisiz ve korkak sanıyorsun. 

Birbirini zehirleyen kalpler, sırtımıza yüklenen yalnızlık günahları… Sebep olduğun mutsuzluk kusursuz bir plan gibi… Peki, sen neyin farkındasın? Kendini kaybettiğine dair sağlam kanıtlarım var. Eğer içinde biraz sevgi varsa izler kurumadan onları takip et. Seni bana getirecek son şey kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarım… Ama temkinli ol, mesafeyi koru. Biliyorsun, senin kendine karşı bir güven sorunun var. Hayatı içinden geldiği gibi yaşamak yasak, beni sevmek yasak!    

Kağan Tobel

28 Eylül 2011 Çarşamba

Yalnızlık Bağımlısı




Bol şekerli bir kahvenin ardından koltuğuma gömüldüm. Fiziksel değil, düşünce anlamında yorgundum. Hayat hakkında anlatacağım yığınla detay varken, karşımda beni dinleyecek bir kişi bile yoktu. Titreyen parmaklarımla yüzüme dokundum. Hayır, yaşlı değildim. Ama kalbimi soracak olursanız sanki asırlardır acı içindeydi. İlk aşkımın saçındaki mavi yıldızlı toka, babamın uçurtma yaparken kullandığı yapıştırıcının kokusu, öğretmenimin tebeşirli ellerini sildiği kareli mendili ve sokağın başındaki paslı sokak levhası... Hepsi o kadar canlı ki... Aradan yılların geçtiğini lanet olası bir takvimden öğreniyorum. 

Büyüdüğüme dair her şey yalan! Ben daha dünkü çocuğum. Ne derseniz deyin benim bu dünya ile sorunum var. Herkes içinde iyilik ve kötülük besliyor. Zorlanıyoruz, sarsılıyoruz, dışlanıyoruz. Sonrasında intikam zamanı geliyor ve terk ediyoruz, bencilleşiyor ve hırpalıyoruz. Bu savaş hiç bitmez mi? Oysa dedem yalnızlığın bağımlılık yaptığını söylediğinde gülüp geçmiştim. Şimdi oturup anılarımı ileri, geri sararak hatırlamaktan bile acıyla karışık tuhaf bir keyif alıyorum. Çoğunuz benim bir çıkmaza doğru sürüklendiğimi düşünebilir. 

Gerçek şu ki; ne kadar farkına varırsan o kadar yalnızlığın odalarına çekiliyorsun. Size karşı dürüst olacağım. İnanın bana artık farkında olmamak istiyorum. Bir çocuk gibi kendi küçük dünyamda kalmak istiyorum. Gerçekten gülmek, içten bir şekilde ağlamak, utandığımda yanaklarımın kızarmasını istiyorum. Büyüyen herkes kendini aç gözlü hissetmek zorunda mı? Doyumsuzların arasında yaşamaktan bıktım usandım. Size bir kalede yaşadığımdan bahsetmiş miydim? Her bir taşını kendi ellerimle koyduğum ve sonunda görkemli surlarından işe yaramaz insanlara yukardan baktığım tek yer… Saldırılar bitmek tükenmek bilmese de o kalpsizlerden birini bile içeriye almaya niyetim yok. Çok uzaklarda da olsa benimkisi gibi kaleler inşa etmiş birileri vardır değil mi? Kim bilir belki de içlerinden biri şu an bu yazıyı okuyordur…  

Kağan Tobel

23 Eylül 2011 Cuma

Yaramaz Sevgilim


Şekerli ayaklar… Yine hayal dünyama izinsiz girmişsin. Güneş, yüzündeki çilleri aydınlatıyor ve yaramaz bir çocuktan farkın yok. Ellerin yara bere içinde ve kollarında kedi tırmıkları var. Kocaman gözlerindeki masumiyete ise delicesine aşığım. Oysa sen güneşi sevmezsin, geceleri ise komik bulursun. Hatta kendini bataklıklara atar, sana elimi uzattıkça elimi geri itersin. Ne de olsa oradan çıkacağını bilirim. Kelebekler çiçeklerin arasında neşeyle uçarken, ben de boş durmayıp gökyüzüne bir gökkuşağı çizmeye başlarım. Kollarım uzadıkça uzar… Hiç umursamaz, sadece sana ilgi göstermemi istersin. Bunu tüm kâinat bilir. 

Çok geçmeden sıkılırsın, çünkü bunlar sana tipik gelir, gülüp geçersin. Çok farklı olsak da hep yanında olmak isterim. O kadar kendi halindesindir ki, bir eşin daha olduğunu söyleseler buna asla inanmam. Elini tuttuğumda, ‘’Beni lunaparka götür!’’ dersin. İtiraz etmem, çünkü bunun seni mutlu edeceğini bilirim.

Senin peşinden sürüklenirken sınırlarımın dışına çıkarım. Seninle olmak başlı başına bir maceradır. Atlıkarıncanın üstünde dönüp dururken bana dil çıkarttığını görmek beni güldürmeye yeter. 

Eve dönerken sırtıma atlar, yanaklarımı ısırmaya çalışırsın. Ne olduğunu anlamadan kendimizi yatakta buluruz. Başını yastığa gömer, boğuk bir sesle bana sorular sormaya başlarsın. Ben kısa cevaplar verdiğimde hemen sinirlenir, saatlerce anlatmamı istersin. Sabahları aynaya bakmaz, makyaj yapmaz, çoğu zaman bir pantolon, bir tişörtle gezersin. Ne de olsa sen nasıl mutlu olacağını bilirsin. Ben dağınık saçlarını taramamana ve gün boyunca öyle gezinmene aşığım… 

Beni sevdiğini söylemezsin, hatta karşı kaldırımlarda yürüdüğümüz bile olur. Ama beni ne kadar çok sevdiğini bilirim. Bir tek sana sarıldığımda huzura kavuşurum. Sen benim yaramaz sevgilimsin. Ne kadar farklı olsak da, seninle mutlu olacağımı bilirim.

Kağan Tobel

20 Eylül 2011 Salı

Sihirli Sonlar





Bir gün kıyıda, ertesi gün köşedeyim, aynı anda hem görünür, hem de sislerin içindeyim. Haydi, durma hatırla! Bir masal kitabının kapağında tanışmıştık seninle, ben sayfaları çevirirken tane tane okumuştum, sen de yatağın üstünde dans etmiştin kendinle… Sonunda yoruldun ve gözlerin kapandı… Sen uyurken ben üstüne yorgan atıp, sincaplı yastığını kafanın altına koymuştum. Bol yıldızlı bir gecede mışıl mışıl uyuduk. Sabah uyandığında ise boynuma sarılıp neşeyle ayaküstü gördüğün rüyayı anlattın. Süpürgeleriyle tavanı süpüren cadıların yaşadığı bir evde kaldığımızı, takma dişli yarasalar gördüğünü, cadının kazanda kaynattığı içi gözlerle dolu çorbayı kaşıklayacak kadar da aç olduğumuzu ve bana tuzu uzatırken sana evlenme teklif ettiğimi anlatıp durdun. Evlilik teklifime cevap olarak da, burnunu havaya kaldırıp, ayaklarını yere vurmuş ve ağzını sonuna kadar açarak bana, ‘’Hayır!’’ demişsin. 

Normal hayatımızda da rüyadaki gibi garip davranışlarımız vardı ve bunu dile getirenlere de hak vermiştik. Şimdi durup düşünüyorum da, film izlerken aynı anda klasik müzik dinler, ayakkabılarımızın bağlarını birbirine bağlayıp koşmaya çalışırdık. Bir keresinde dönen kapılarda koşturup yerlerde yuvarlanmış, sonrasında bulutlara taş atıp, deniz suyu içmiştik. Bize dengesiz yakıştırması yapanlara ipin üstünde yürüyerek karşılık verir, sabahları penceremize konan kargaları bir kibrit kutusu büyüklüğünde peynirle besler, onları formda tutardık. 

Hayatın güzel ya da kötü olması umurumuzda bile değildi. İkimizde yüzyıllardır sürüp giden tekdüze hayattan sıkılmış olmalıydık. ‘’Bir varmış, bir yokmuş…’’ demeyi tercih ediyorduk.   Bir gün birimizi masal kitabının arka kapağında ağlarken bulduk. Nedendir bilinmez. Biz sihirli sonlara âşıktık. Şekerli parmaklarımızla yanaklarımızı çekiştirir, sayfalar arasında saklambaç oynardık. İçinde bulunduğumuz sayfa dalgalandığında diğer sayfaya sürüklenir, birbirine karışmış harflerden cümle oluşturup kendi masalımızı yazardık. Hayır, biz farklı olmak derdinde değildik. Sadece yolumuzu kaybedip kendimizi dünyanın dışında bulan iki hayalperesttik… 

Kağan Tobel

15 Eylül 2011 Perşembe

Eylül Fısıltısı


Seni dinliyorum… Geçtiğimiz yolları fısıldıyorsun. Anılarımız parmaklarının arasında. Koruyorsun, sevip göğsüne bastırıyorsun. İkimizde uzun zamandır yalnızız. Kaderin oyununu bozup yanına dönmekle adeta aşkın bıçağını boğazıma dayıyorum. Fakat beni fark etmene de izin vermiyorum. Öylece karşına oturup seni izliyorum. Ah sevgilim, her fırtınanın sonunda birbirimizi bulmak zorundayız değil mi? Haydi itiraf et, kimsemiz yok bizim… Sırtımı duvara yaslayıp yere çöküyorum. Tek adresim sensin. Piyanonun başına geçtiğinde ise bizi duyuyorum. İçinden gelenler bazen sert, bazen de hüzün dolu. 

Gri gözlerine dalıp gidiyorum. Yüz ifaden yabancı. Şu söylediklerime bir bak; sanki ben kendimi tanıya biliyormuşum da, birde sana yabancı diyorum…

Oysa hatırlamak zor değil. Koyu yeşil tonları severdin. Rüzgâr estikçe bana sarılırdın. Bana gülümsediğinde zarif boynunu örten koyu yeşil atkını unutmam mümkün değil. Şimdiyse yalnızlığını gördüğümde mideme ağrılar giriyor. Seninle kitap aralarına sıkışmış hayallerimiz vardı. Söküp atmak istemiştik imkânsız olan ne varsa… Başucuna koyduğun resmimi alıp bakıyorum. Genç ve seni ne kadar çok sevdiğimin farkında bile değilim. Gözlerim doluyor ve hızla kapıya yöneliyorum.

Sonsuza kadar yalnız kalmak pahasına kapının içinden geçip soğuk hayatıma geri dönmek üzereyken, birden dudaklarından o kelimeler dökülüyor. ‘’Seni çok özledim!’’ Derin bir nefes alıyorum. Ölmek üzereyken hayata dönmek bu olsa gerek… Sanki demin yanında değilmişim gibi kapıyı çalıyorum. Kapıyı açtığında uzun zamandır görmediğin adamı görüyorsun. Bana sarılıp,’’Bir daha ayrılmayalım!’’ diyorsun. Oysa ki ben her zaman yanındayım. Sen bunu hiç bilmiyorsun…

Kağan Tobel

8 Eylül 2011 Perşembe

Kırık Bir Aşk Hikayesi




Kırık kadehlerimizi tutuyoruz ve kanayan ellerimiz umurumuzda bile değil. Acı çekmek bizim için oldukça sıradan bir şey. Kadehlerimizin boş olması ise bize ayrı bir keyif veriyor. Eriyen mumlar son ışıklarını yansıtırken yanıma geldin. Etraftaki insanlar bizim kadar karanlığı sevmiyorlardı, onu ilk gördüğümde bunu anlamıştım. İçeride saatler öncesinden kalan bir keman sesi kulaklarımı doldurdu. Kanlı ellerimi uzatıp, onu dansa kaldırdım. 

Tipik bir harekette bulunmama rağmen buna olumlu karşılık vermişti. Kırık kalbine aldırmadan sıkıca bedenini sarıyordum. Kırıklarımız birbirimizin bedenine saplanmıştı. Aynı acıyı hissetmek bizi tahrik ediyor, dudaklarındaki dolgunluk karşısında zayıf düşüyordum. Yaralı olan ne varsa karanlığa karıştı. Bize kimse göremez, kimse anlayamazdı. 

Kalbimizin ritimlerine ayak uydurduk. Sanırım aynı dertten şikâyetçiyiz. Her dönüşte geçmişe çarpıp duruyoruz. Aynalar arasında sen ve ben… Sonunda dengemizi kaybettik. İçmeden sarhoş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle aşka düşmüştük. Bizi ısırmaya başlayan kâbuslarımızı kesik ellerimizle kovaladık. Acı çekerken en güzel rüyaları görmüştük. Karanlıkta cesaretlenip, aydınlıktan korkar haldeydik. Aşkı oyun sanmamız, uçurumlardan sarkmamıza sebep oluyordu. Korkusuzduk. Fırtınadan sağ çıkmaya ise hiç niyetimiz yoktu.

Bu hayat bize az konuşarak çok sevmeyi öğretmiş ki suçlu kalplerimizi yargılamadan özgür bıraktık. Çıplak sokaklara çıktığımızda ise gideceğimiz yer belli değildi. Bu gecenin bitmemesi için ne yapsak boşa gibiydi. 

Ertesi gün her şey bitebilirdi. Güneş tepemizde belirmeden bir yerlere gizlenmeliydik. Kendimizi perdeleri çekik küçük bir otel odasında bulduk. Uyandığımda yanımda olmayacağını biliyordum. 

Gitmesi gerekliydi. İkimizde kırık ve döküktük. Sarıldıkça birbirimizi kanatıyorduk. Yazıldıkça daha da büyüyen, sınırları olmayan bir gecede son satırları yazıyorum. Mum ışığı yüzüne yansıyor. Yanına öylece uzanıp dalıp gidiyorum… Uyandığımda gözlerim yataktaki kırıklara odaklanıyor. Senden geriye kalan o küçük parçalara…

Kağan Tobel

2 Eylül 2011 Cuma

Guaracha



Kayboldum… Hatırladığım en son şey kolumdaki saatime baktığım o yaz gecesiydi. Peki, şimdi neredeyim? Kulağıma yakınlarda bir yerden kadeh sesleri geliyor. Evet, insanlar gülüyorlar. Ve müzik… İspanyol ritimlerinde tutku var. Gitar seslerinin geldiği yöne doğru ilerliyorum. Etrafı bulanık görmem dengede durmamı zorlaştırıyor. Ayaklarımın altında Arnavut kaldırımları, başımın üstünde hafiften esen yönü belirsiz bir rüzgâr… Eski bir kapıyı itiyorum. İçerisi çok kalabalık… Saçını toplamış kırk yaşlarında bir kadının yüreğimi yırtarcasına içten sesi beni derinden etkiliyor. Dans eden kadınlar, sarhoş adamların şarkılara büyük bir coşkuyla eşlik etmesi… Kuytu bir köşedeki masaya oturuyorum. Beyaz gömlekli bir garson önüme bir şişe şarap koyuyor.

Oradaki herkes kadar dertli sayılırım. İçtiğim her kadehte başka bir anı canlanıyor. Gözlerimi kapatıp müziğe yoğunlaşıyorum. Gerçek hayattan bu kadar uzakken geçmişi düşünmek gereksiz… Ayak sesleri hızlanıyor. Sanki bu dans bir Küba dansı olan Guaracha gibi… Nerede olduğumu bilmiyorum. İnsanların vücutları alevler içinde ve çılgınca dans ediyorlar. Elleriyle ve ayaklarıyla ritim tutanların sayısı sürekli artıyor. Son kadehi kafama dikip yerimden kalkıyorum. Kalabalığım içerisinde ilerlerken gülüşler büyüyor, sıcaklık sürekli artıyor. Sahneye ulaştığımda karşımda üzerinde kırmızı elbisesi ve kapkara gözleriyle bana bakan bir kadın duruyor. 

Dans etmesini biliyormuşçasına ona ayak uydurmaya çalışıyorum. Her dönüşünde simsiyah saçları yüzümü sıyırıyor. Müzik hızlandıkça kendimden geçiyorum. Sahnede sadece ikimiz varız ve etrafımızda onlarca kişi bizi izliyor. Kırmızılı kadın son bölümde kendini benim kollarıma bırakıyor. Gül kokulu saçlarında hayat var. Masama geri dönüyorum. Yanıma gelip omzuma vurup, beni tebrik ediyorlar. Evet, ben kayıp bir adamım. Fakat kimseye nerede olduğumu sormaya da niyetim yok. Varsayalım bir İspanyol meyhanesinde kayıp ve kimsesiz bir halde mutluluğu yakaladım… 

Kağan Tobel

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Acı Konçertosu




Hoş geldiniz! Lütfen homurdanmayı kesip, beni dinleyin… Düşündüğünüz gibi değil. Bir öncekinde son anda kurtulmuştum, ama bu sefer ki farklı… Acıların zirvesinden sizlere sesleniyorum. Evet, sonunda başardınız. Bakın, kalbime dokunduğumda bir şey hissetmiyorum. Ben, planladığınızın ötesindeyim. Kusursuz bir sevgisizim. Bunu kutlamalıyız! Benim bu günlere gelmeme büyük katkıda bulunan sadık dostum yalnızlığı sizlere takdim etmekten gurur duyarım. 

Kendisi benim umutsuzluğumda yanımda olmuş, suskunluğuyla da sabır taşımı paramparça etmiştir. Aranızda beni üzenlerin birde utanmadan bana kızgın olduğunu da biliyorum. Ben de az değilim hani, siz sevgisizleri inadına sevmeye devam ettim. ‘’Kaderin Oyunu’’ adlı tiyatro oyununda sırf beni mutlu etmemek için önüme rolünü iyi oynayan kalpsizler koydunuz. Ben ise son sahnede acı içinde kıvranırken ayakta alkışlandım. Ve damarlarımdan akan acıyla sizlere koştum. Kucaklayın beni dostlarım! Kaybedenlerin şahı olarak ünüme ün kattım. Fakat ne kadar acı çektiğimi asla bilemeyeceksiniz. Bu gizemin size keyif verdiğine de eminim, acıyan bakışlarınıza da hayranım…

Fakat ne olursa olsun hislerimi duymanızı istiyorum. Gece gündüz demeden yazdığım bu konçerto acılarımın tercümanı olup sizleri gözyaşlarına boğacak ve yok olup giden bu adamı salya sümük dinleyeceksiniz. Bestemin adı,’’Acı Konçertosu’’. Parmaklarım piyanonun tuşlarında dolaşırken şimşekler çakacak, denizler kıyıları terk edecek ve o an acıların doruklarında hep birlikte kıvranacağız.

Bazılarınız salonu terk etmek istiyor… Yüzlerindeki ekşi ifade bana nasıl da huzur verdi… Gerçekler de can yakar… Ne kadar derine saklasanız da gün gelir ayağınıza takılır… Daha başlamadım bile… Ah benim korkak sevgisizlerim, hayatta bir şeyin bile arkasında durmazsınız. Sizler kötü bile olamayacak kadar aciz yaratıklarsınız. Bencillikleriniz buna asla izin vermez.

Yanlış mı görüyorum, yoksa aranızdan bazıları gözyaşı mı döküyor? Yoksa söylediklerim vicdanlarınızı mı sızlattı? Ne kadar sahte olduğunuzu bir tek ben mi anladım? Sanmıyorum. Az çok birbirinizi tanıyorsunuz. Çıkar ilişkilerinde kim kimin ne olduğunu bilmeli… 

Salonu terk edenlerin sayısı arttıkça son notaların pek bir önemi kalmıyor gibi… Duymak istemiyorsunuz, kabullenmiyorsunuz ve en önemlisi vazgeçmiyorsunuz… Ertesi sabah beni ve bu konçertoyu yok sayacaksınız ve iyi olan ne varsa yok etmeye devam edeceksiniz.  Son nota ve bomboş bir salon… Söylediklerim beğenilmiyor... Çamurlu bir perde çekilsin… Kirli olmayı hak edenlerin dünyası ve konçertonun sonu…

Kağan Tobel

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Korkuluk Kız




Uçsuz bucaksız tarlaların içerisinde sessiz bir gece geçiren korkuluk kız, doğan güneşi selamladı. Güneş, şirin yüzünü aydınlattığı sırada, rüzgâr yaramaz bir çocuk gibi etrafında dönüyor, korkuluk kızın saman saçlarını dağıtıyordu. Kahvaltı için yola çıkmış olan aç gözlü kargalar ise ufukta belirdi. Uyumsuz bir koro halinde bağırarak ona doğru yaklaşıyorlardı. Sesler yükseldikçe yükseldi. Fakat kargaların tedirginliği, korkuluğa yaklaştıkça daha da artmıştı. Bir türlü tarlaya konamıyorlardı. Ona bir yaratıkmış gibi bakıyorlar, sonunda kızarak oradan uzaklaşıyorlardı. 

Oysa onun kolları herkese açıktı. Kendisi sevgi dolu olsa bile, onları korkutmak için dikilmişti oraya… Bu durum gün geçtikçe daha da canını sıkıyordu. Gün boyunca uçan kuşları izlemeyi çok severdi. Geceleri yıldızlara bakıp hayal kurmak onu rahatlatır, rüzgârda hareket eden kıyafetini ise delicesine kıskanırdı. Hareket edememek ne büyük bir işkenceydi… Ektiklerini biçmeye gelen çiftçilere ise yalnızlığını anlatmak isterdi. Fakat ağzı bir kalemle çizildiği için, yalnız hayatına dair tek kelime edemezdi. İşte o anlarda saplandığı bu topraktan sökülmek isteğiyle yanıp tutuşurdu.

Umutsuzluk, içi saman dolu bedenini sarmaya başladığı sırada, uzaktan bir kuşun kendisine doğru yaklaştığını fark etti. Kuş, minik kanatlarını hızla çırpıp dengesizce uçuyordu. Onlar kadar özgür olmak nasıl bir histir diye düşünmeye başladığı sırada, yolunu kaybetmiş yavru karga yorulup onun koluna kondu. Korkuluk kız kafasını kımıldatamadığı için dönüp ona bakamadı, ama kuş ondan korkmamıştı. Bu durum ona tarif edemeyeceği bir mutluluk verdi. Bir süre sonra uçup giden yavru kuşun ardından bakakaldı. Kim bilir, belki yine gelirdi. 

Kağan Tobel


28 Ağustos 2011 Pazar

Gri Kelebek






Elimdeki bir fincan yalnızlıkla bahçeye çıktım. Kış çetin geçiyordu, ama ben bu bembeyaz dünyada yalnız olmaktan şikâyetçi değildim. Serin bir nefes alıp içeriye gireceğim sırada öylece kalakaldım. Gri bir kelebek güçlükle uçuyordu. Kışın ortasında bir kelebek! Gözlerimi ondan alamadım. Dinlenmek için bir dalın kenarına kondu. Gri kanatlarında siyah çizgilerden oluşan kusursuz desenler vardı. Kanatlarına kar taneleri düşüyor ve o çaresizce ölümü bekliyordu. Bu kadar zaman hayatta kalmasına anlam vermek imkânsızdı. Bir an için fırçamı alıp onu resmetmek hayatımın tek amacı olmuştu.

Geriye doğru adımlar atarak içeriye girdim. Döndüğümde gitmiş olmaması için dua ediyordum. Malzemelerimi alıp bahçeye çıktığımda bütün güzelliğiyle karşımda duruyordu. Bu öyle bir şeydi ki, kuşların kanatlarına resimler çizmeye benzemiyordu. İşimin çok zor olduğunu biliyordum. Sanki en ufak bir harekette ona zarar gelecekmiş gibi hissediyordum. Her ayrıntıda daha da zorlandım. Yaptığım tarifsiz, hesapsız bir işti. Biliyorum ki yaralıydı ve geçmişi onda saklıydı. Hayallerime konmuş dinleniyor gibiydi.

O minik gözlerine yoğunlaştığımda beni fark ettiğini anladım ve heyecandan fırçamı elimden düşürdüm. Kımıldamıyordum. Her an uçup gidebilirdi. Yavaşça hareket etmeye çalıştı. Masum bakışlarını yanına alarak uçmak istiyor, ama gücü yetmiyordu. Olmuyor, gidemiyor… Heyecanımı yenip yanına yaklaştım. O güzel desenleri, gümüş rengi kanatları ve korkak bakışları beni benden aldı. Avuçlarımı yavaşça açtım. Çırpınırcasına bana karşı koymaya niyetlense de bunu yapamadı. Onu yavaşça elime aldım. O kadar narin ki… Üşüdüğünü hissedebiliyorum. Bu karlı baharda onu yaşatmak için kendimden geçiyorum. Onun hayatı benim hayatım oluyor.

Donmuş çiçeklerin arasında yalnızca ikimiz varız. Buralardan çok uzaklara gitmemiz gerektiğine karar veriyorum. Avuçlarım onun için sıcak bir yuva. Ama yeterli değil. Bütün geçmişimi arkamda bırakıyorum ve güneşin ısıttığı diyarlara doğru yola çıkıyoruz. Çok geçmeden tipi bastırıyor. Tüm gücümle onu koruyorum.
Rüzgâr aç bir kurt gibi üzerimize saldırıyor. Savaşıyorum. Günlerce yol almaya devam ediyoruz. Sadece kar suyu içtiğim, sevgiyle ayakta kaldığım o çetin günleri hatırladıkça gözlerim doluyor…

Yüksek tepeler gözümde bir bir yükselirken, ’’Hangimiz daha inatçıyız?’’ diye soruyorum hayata. Adımlarım kararlı, gözüm kararmış bir halde kayaların üzerine basa basa daha da yükseğe ulaşıyorum. Sonunda güneş karşımda beliriyor. Donmak üzere olan hayallerimin ısınmaya başladığını hissetmek beni rahatlatıyor.
Avuçlarımı güneşe doğru açıyorum. Hala yaşıyor. Gözleri bana minnetle bakıyor. Güneş ışığı kanatlarını ısıttıkça rengi değişiyor. O kasvetli ve kararsız gri renk yerini hayat dolu canlı renklere bırakıyor. Kanatlarını açıp yavaşça avucumu terk ediyor. Onu uçarken izlemek ne büyük bir mutluluk! Ama ne olursa olsun, ne zaman aklıma gelirse gelsin o benim gri kelebeğim ve son nefesimi vermek isteyeceğim tek mutluluğum…

Kağan Tobel