2 Şubat 2015 Pazartesi

Rüyamdaki Susuzluk

Rüyamdaki susuzluk... Uyandığımda su dolu bardağımı sıkıca kavrıyorum. Işık odama sızmış ve ben yokmuşum gibi odamı sahiplenmiş. Hep aynı filmin ortalarına yetişiyorum. Hayat şekillenmiş, bense uyuyakalmışım gibi... Penceremin diğer tarafında ise yemek bekleyen iki güvercin... Düşledikleri susam taneleri avuç avuç, binlerce ve yere döküldüğünde mutluluk veren. Beklentiler, beklenenler, yetinilenler...

Kahvaltı etmeden evden çıkmak benim yalnızlığımın ta kendisi. Elbette içi boş bir buzdolabımın olması övünülecek bir şey değil... Şehir hayatını sevmeyip doğduğumdan beri şehrin göbeğinde olmamın verdiği saçmalıkla binaların arasında kayboluyorum. Düşünsene, milyonlarca insan umurumda olmuyor ve aralarından geçip gidiyorum. Caddeler ise zehirli damarlar gibi. Tıkanıyor, tıkanıyorum... Kafamı kaldırdığımda rüzgar eşliğinde hareket eden üç yada beş bulut... Çekip gidiyorlar. Düşledikleri diyarlar avuç avuç mis gibi toprak kokuyor. Yağmur olup binlerce damlayla yeryüzüne düşüyorlar. Boynuma ağrı girene kadar gitmelerini izliyorum. Gökyüzüne tutkunum, tutuldum...

Öğleden sonra bir şeyler yemek ise tat vermiyor, doyurmuyor. Hesabı ödüyorum. Ödemek. Bazen severek, bazen susarak, bazen de konuşarak... Akşam eve geldiğimde yine aynı susuzluk... Güvercinler gitmiş, yatak dağınık. Gözlerimi kapatıyorum. Düşlerimde sayfa sayfa sevgi sözcükleri, şiirden öte, kalp atışlarından hızlı ve dudaklardan döküldükçe mutluluk veren... Rüyamdaki susuzluğun son bulması gibi..

Basit Oyunlar Oynayamayacak Kadar Hasta

Geceleri ayakta kalmak marifetmiş gibi bir kahve daha doldurdu. Her yudumda daha sert bir tat ve duvarlara sinmiş kahve kokusu... Kanlanmış gözlerinde gizlemeye çalıştığı tek şey yorgunluk olmasına rağmen koltuk kenarlarında uyuklamak kaçınılmazdı. Hem bir kere olsun huzur vermiyordu şu lanet olası yatak. Yorgan bir anda dev bir dalgaya dönüşüyor, yastığına sarılsa bile kabuslarda kaybolup gidiyordu.

Hem onun da herkes gibi sevmediği bir hikayesi vardı. Bin defa anlatsa bile işler yoluna girmezdi. Yeni başlangıçlar yazdıkça sayfalar yüzüne çarpar, sonunda sinirlerine hakim olamayıp kalemiyle camı çerçeveyi indirirdi. Ardından da günlerce tek kelime etmezdi. O diğerlerinden farklı değildi. En azından öyle söylerdi. Sadece çok hastaydı. Basit oyunlar oynayamayacak kadar hasta! Mesela sevmek isteyip de sevememek...

Daha geçenlerde yolda yürürken tanık olmuştu. Sokaklar pisti, kaldırımlarda ayaklarına bulaşan bir güvensizlik vardı. Evlere kadar giren saçmasapan hisler paspasa silmekle çıkmazdı. Gece geldiğinde ise bir yudum daha... Sadece kahve... Çoğu gereksiz insanın gözlerini yumduğu o anlarda sessizlik ağrıları hafifletirdi. Dayanabildiği kadar... Sonra koltuğun kenarında ağırlaşmış başının belirgin izini görürdünüz.

Bana sorarsanız insan yalnız olmayı seçmez, yalnızlık insanı sarıp o farkında olmadan onun şeklini alır ve onu diğerlerinden çeker, hatta tutup kopartır. Genç olmuşsun, bazen hükmettiğini düşünmüş, bazen de haksızlığın içine tükürmüş, belki de bir gün mutlu hissedip delicesine sarılıp, sevişmişsin... Olan bitenlerin ardından hastalığa düşmen ise kaçınılmaz olmuş. Kurduğun cümleler bir bütün olmaktan çıkıp, kesik kesik anlamsız kelimelere dönüşmüş. Hem kendini anlatmaktan da nefret etmişsin. Masanın üstündeki soğuk kahve... Soğuk yada sıcak... Ne içsen ısıtmıyor zaten. 

Ah sevgili dostum! Günün ilk ışıklarıyla kapandı gözlerin... Seninkisi farkında bir adamın zoraki uykusu. Şunu bil ki, senin hikayen benim hikayem. Ben kapını kapattığında dışarıda kalan yanın ve söylemek istemediğin şeyleri söyleyen kişiyim. Ben üstündeki yükü alan itirafçın! Senden daha gerçekçi, kabuslarında üstüne gelen en korkunç yaratığa kılıç çeken adam... Gözlerini açtığında beyninin bir köşesinde hayatıma devam etmeye çalışacağım. Yalnız ikimiz için de tek bir sorun var. İkimizde basit oyunlar oynayamayacak kadar hastayız.