9 Aralık 2013 Pazartesi

Neyin Ne Olduğu

'Hissettiklerin beş para etmez! Değiştir artık şu kalbi,' dedi faili meçhul şair... Sadece yükseklerden kötülüğe bırak kendini. Hem iyi olsan bile kızgın sana etrafdaki lanet olası suratlar. Gerektiğinde hazır olmaktan ötesini yap. Uyuma, susma, inanma. Kılıcın daima boğazlarına dayalı olsun. Hem kaybetmek bu kadar komik iken iyi bir insan olup ağlamak... İşte bu seni iki paralık eder.

Düştükçe utanmadan sürün, tilkilerin arasında fırsat kolla ve battığın boka bakmadan başını yukarıda tut. Bırak koksun bu yaşanmışlık. Neyin ne olduğunu bilmek seni tüketse bile bırak kanatsın. Hem bu dünyada nefes almadan da yaşanacağına dair söylentiler var. Bırak da taktığın maske bir işe yarasın. Hangi gördüğün kişi olduğu gibi hareket ediyor? Kimsin söyle bana, kimliğindeki asıl kişi sen misin? Çizdiğin resimler, yazdığın hikayeler hiç mi bir şey anlatamıyor bu kas kafalara... Güçlü bileklerini bir kere olsun sanatın dışında bir şey için kullan. Yukarıya doğru çek kendini.

Yukarıdan bak dünyaya ve gözyaşlarının oluşturduğu bir şelale düşün. Aktıkça hissettiğimiz tüm saflığın akıp gittiğini hisset. Bırak, inandırma kimseye, anlatma kendini, pis ellerinle sarıl sevdiğine... Sen de biliyorsun, bunca yıldır okunan masallara inat bitmedi şu kör olasıca kabuslar. Ben gözlerimi kapattığım an hep zorlu bir sınav oldu. Ama son gördüğüm kabusu hatırladım şu an... Anlattıkça zehri damarlarımda dolaşan... Kabusumda sol göğsümün üzerinde bir akrep gördüm. Kaç asırdır oradaydı, yoksa kara bir rüzgar mı onu savurdu üzerime...

Korkarak bir an duraksadım. Gözlerimdeki korkuyu görmüş olmalı ki, tereddüt bile etmedi. İğnesini göğsümde hissettiğimde lanet zehrini çoktan tatmıştım. Korkuya vakit ayırmamalıydım. Acı çekerken aynı zamanda acı vermeliydim. Senin sevgine kastedenler seninle aynı sokaklarda... Gözlerimizde aynı nefret var. Savaşın bittiği yalanıyla sürekli öldürülmekten bıkmadıysan, kollaman gerek kendini... Benden, kendinden, hatta o aptal aptal sırıtan heriften...

Kağan Tobel

Not: Uzun bir aradan sonra yeniden yazı arenasındayım. İnadına yazmak benim işim. Her zaman doğru olan tek söz,''Kalem kılıçtan keskindir.'

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Dip Şehir




Gri bir şehrin içine karışan kuşların özgürlüğü kadardı özgürlüğüm... Anlaşılan kanat çırpışlarım buraları terk etmeye yetecek kadar güçlü değil. Her geçtiğim sokakta ayrı bir ben bırakmış gibi hissediyorum. Bir ressamın tablosundaki keskin renkler gibi aşklarım. Öyle ki, sergilerde hakkımızda konuşuluyor, şarap kadehlerine kanımız karışıyor. Kaldırım taşları bile kırık ve tepkiliydi, bastıkça çamur sıçratıyor, lekelemek istiyordu bu şehir insanını... Köşe başlarına yapıştırılmış iki ayrı afişiz, farklı roller, farklı saatlerde gösteriyoruz kendimizi.

Oysa gizlice öpüşmüştük, fakat yine de olan biteni görmüştü apartman kapıları... Çok renkli bir şehir değildi bu şehir, genelde gri renk giyinirdi. Her şey ayrı bir kararsızdı. İsteksiz yaşayanların şehrinde doğmanın elbet bir de bedeli olacaktı. Vapur arkalarında asık suratlı bir halde giderken halimize gülen martılar, kalabalık kaldırımlarda sürüp giden omuz savaşları ve sızıp kaldığımız koltuklardaki ezilmişlik... Hala yaşadığımızı söyleyen televizyon kanalları var. Düşünmeden yaşamak istiyorum, olmuyor! Sürekli ayrıntısına kadar dert arayıp duruyorum.

Oysa bu şehirden çok daha güzeldi sevdiğim kadın, ama biten şeylerin güzel olması da bir tesadüf değildi. Hayat güzel olanı elimizden çekiştirirken, vermemek için ne kadar savaştığımızla da oldukça alakalıydı. Şu sıralar eve gitmek bile istemiyorum. Kapalı olan her yer tımarhane gibi... Bazıları beni çok ama çok kızdırıyor, bulaşmıyorum. Ama biliyorum bir adım kaldı sınırımı geçmelerine. Şehrin dibinden yazıyorum. Yaralıyım ve kan kaybediyorum. Ertesi güne karşı öyle bir umursamazlığım var ki, kendime şaşıyorum.

Yok, ben bu kadar kötü hissetmezdim. Ama ne haldeyim tam olarak ben de bilmiyorum. Kağıtlar ile terapi seansları... İçin dökülür, için dolar... Doluyken bile dibi görürsün. Dipte bir şehir, sağanak bir yağmur, sırılsıklam bir ben... Hastalanmama yetecek kadar mikrop var bu şehirde...

Kağan Tobel