15 Eylül 2011 Perşembe

Eylül Fısıltısı


Seni dinliyorum… Geçtiğimiz yolları fısıldıyorsun. Anılarımız parmaklarının arasında. Koruyorsun, sevip göğsüne bastırıyorsun. İkimizde uzun zamandır yalnızız. Kaderin oyununu bozup yanına dönmekle adeta aşkın bıçağını boğazıma dayıyorum. Fakat beni fark etmene de izin vermiyorum. Öylece karşına oturup seni izliyorum. Ah sevgilim, her fırtınanın sonunda birbirimizi bulmak zorundayız değil mi? Haydi itiraf et, kimsemiz yok bizim… Sırtımı duvara yaslayıp yere çöküyorum. Tek adresim sensin. Piyanonun başına geçtiğinde ise bizi duyuyorum. İçinden gelenler bazen sert, bazen de hüzün dolu. 

Gri gözlerine dalıp gidiyorum. Yüz ifaden yabancı. Şu söylediklerime bir bak; sanki ben kendimi tanıya biliyormuşum da, birde sana yabancı diyorum…

Oysa hatırlamak zor değil. Koyu yeşil tonları severdin. Rüzgâr estikçe bana sarılırdın. Bana gülümsediğinde zarif boynunu örten koyu yeşil atkını unutmam mümkün değil. Şimdiyse yalnızlığını gördüğümde mideme ağrılar giriyor. Seninle kitap aralarına sıkışmış hayallerimiz vardı. Söküp atmak istemiştik imkânsız olan ne varsa… Başucuna koyduğun resmimi alıp bakıyorum. Genç ve seni ne kadar çok sevdiğimin farkında bile değilim. Gözlerim doluyor ve hızla kapıya yöneliyorum.

Sonsuza kadar yalnız kalmak pahasına kapının içinden geçip soğuk hayatıma geri dönmek üzereyken, birden dudaklarından o kelimeler dökülüyor. ‘’Seni çok özledim!’’ Derin bir nefes alıyorum. Ölmek üzereyken hayata dönmek bu olsa gerek… Sanki demin yanında değilmişim gibi kapıyı çalıyorum. Kapıyı açtığında uzun zamandır görmediğin adamı görüyorsun. Bana sarılıp,’’Bir daha ayrılmayalım!’’ diyorsun. Oysa ki ben her zaman yanındayım. Sen bunu hiç bilmiyorsun…

Kağan Tobel

Hiç yorum yok: