28 Eylül 2011 Çarşamba

Yalnızlık Bağımlısı




Bol şekerli bir kahvenin ardından koltuğuma gömüldüm. Fiziksel değil, düşünce anlamında yorgundum. Hayat hakkında anlatacağım yığınla detay varken, karşımda beni dinleyecek bir kişi bile yoktu. Titreyen parmaklarımla yüzüme dokundum. Hayır, yaşlı değildim. Ama kalbimi soracak olursanız sanki asırlardır acı içindeydi. İlk aşkımın saçındaki mavi yıldızlı toka, babamın uçurtma yaparken kullandığı yapıştırıcının kokusu, öğretmenimin tebeşirli ellerini sildiği kareli mendili ve sokağın başındaki paslı sokak levhası... Hepsi o kadar canlı ki... Aradan yılların geçtiğini lanet olası bir takvimden öğreniyorum. 

Büyüdüğüme dair her şey yalan! Ben daha dünkü çocuğum. Ne derseniz deyin benim bu dünya ile sorunum var. Herkes içinde iyilik ve kötülük besliyor. Zorlanıyoruz, sarsılıyoruz, dışlanıyoruz. Sonrasında intikam zamanı geliyor ve terk ediyoruz, bencilleşiyor ve hırpalıyoruz. Bu savaş hiç bitmez mi? Oysa dedem yalnızlığın bağımlılık yaptığını söylediğinde gülüp geçmiştim. Şimdi oturup anılarımı ileri, geri sararak hatırlamaktan bile acıyla karışık tuhaf bir keyif alıyorum. Çoğunuz benim bir çıkmaza doğru sürüklendiğimi düşünebilir. 

Gerçek şu ki; ne kadar farkına varırsan o kadar yalnızlığın odalarına çekiliyorsun. Size karşı dürüst olacağım. İnanın bana artık farkında olmamak istiyorum. Bir çocuk gibi kendi küçük dünyamda kalmak istiyorum. Gerçekten gülmek, içten bir şekilde ağlamak, utandığımda yanaklarımın kızarmasını istiyorum. Büyüyen herkes kendini aç gözlü hissetmek zorunda mı? Doyumsuzların arasında yaşamaktan bıktım usandım. Size bir kalede yaşadığımdan bahsetmiş miydim? Her bir taşını kendi ellerimle koyduğum ve sonunda görkemli surlarından işe yaramaz insanlara yukardan baktığım tek yer… Saldırılar bitmek tükenmek bilmese de o kalpsizlerden birini bile içeriye almaya niyetim yok. Çok uzaklarda da olsa benimkisi gibi kaleler inşa etmiş birileri vardır değil mi? Kim bilir belki de içlerinden biri şu an bu yazıyı okuyordur…  

Kağan Tobel

23 Eylül 2011 Cuma

Yaramaz Sevgilim


Şekerli ayaklar… Yine hayal dünyama izinsiz girmişsin. Güneş, yüzündeki çilleri aydınlatıyor ve yaramaz bir çocuktan farkın yok. Ellerin yara bere içinde ve kollarında kedi tırmıkları var. Kocaman gözlerindeki masumiyete ise delicesine aşığım. Oysa sen güneşi sevmezsin, geceleri ise komik bulursun. Hatta kendini bataklıklara atar, sana elimi uzattıkça elimi geri itersin. Ne de olsa oradan çıkacağını bilirim. Kelebekler çiçeklerin arasında neşeyle uçarken, ben de boş durmayıp gökyüzüne bir gökkuşağı çizmeye başlarım. Kollarım uzadıkça uzar… Hiç umursamaz, sadece sana ilgi göstermemi istersin. Bunu tüm kâinat bilir. 

Çok geçmeden sıkılırsın, çünkü bunlar sana tipik gelir, gülüp geçersin. Çok farklı olsak da hep yanında olmak isterim. O kadar kendi halindesindir ki, bir eşin daha olduğunu söyleseler buna asla inanmam. Elini tuttuğumda, ‘’Beni lunaparka götür!’’ dersin. İtiraz etmem, çünkü bunun seni mutlu edeceğini bilirim.

Senin peşinden sürüklenirken sınırlarımın dışına çıkarım. Seninle olmak başlı başına bir maceradır. Atlıkarıncanın üstünde dönüp dururken bana dil çıkarttığını görmek beni güldürmeye yeter. 

Eve dönerken sırtıma atlar, yanaklarımı ısırmaya çalışırsın. Ne olduğunu anlamadan kendimizi yatakta buluruz. Başını yastığa gömer, boğuk bir sesle bana sorular sormaya başlarsın. Ben kısa cevaplar verdiğimde hemen sinirlenir, saatlerce anlatmamı istersin. Sabahları aynaya bakmaz, makyaj yapmaz, çoğu zaman bir pantolon, bir tişörtle gezersin. Ne de olsa sen nasıl mutlu olacağını bilirsin. Ben dağınık saçlarını taramamana ve gün boyunca öyle gezinmene aşığım… 

Beni sevdiğini söylemezsin, hatta karşı kaldırımlarda yürüdüğümüz bile olur. Ama beni ne kadar çok sevdiğini bilirim. Bir tek sana sarıldığımda huzura kavuşurum. Sen benim yaramaz sevgilimsin. Ne kadar farklı olsak da, seninle mutlu olacağımı bilirim.

Kağan Tobel

20 Eylül 2011 Salı

Sihirli Sonlar





Bir gün kıyıda, ertesi gün köşedeyim, aynı anda hem görünür, hem de sislerin içindeyim. Haydi, durma hatırla! Bir masal kitabının kapağında tanışmıştık seninle, ben sayfaları çevirirken tane tane okumuştum, sen de yatağın üstünde dans etmiştin kendinle… Sonunda yoruldun ve gözlerin kapandı… Sen uyurken ben üstüne yorgan atıp, sincaplı yastığını kafanın altına koymuştum. Bol yıldızlı bir gecede mışıl mışıl uyuduk. Sabah uyandığında ise boynuma sarılıp neşeyle ayaküstü gördüğün rüyayı anlattın. Süpürgeleriyle tavanı süpüren cadıların yaşadığı bir evde kaldığımızı, takma dişli yarasalar gördüğünü, cadının kazanda kaynattığı içi gözlerle dolu çorbayı kaşıklayacak kadar da aç olduğumuzu ve bana tuzu uzatırken sana evlenme teklif ettiğimi anlatıp durdun. Evlilik teklifime cevap olarak da, burnunu havaya kaldırıp, ayaklarını yere vurmuş ve ağzını sonuna kadar açarak bana, ‘’Hayır!’’ demişsin. 

Normal hayatımızda da rüyadaki gibi garip davranışlarımız vardı ve bunu dile getirenlere de hak vermiştik. Şimdi durup düşünüyorum da, film izlerken aynı anda klasik müzik dinler, ayakkabılarımızın bağlarını birbirine bağlayıp koşmaya çalışırdık. Bir keresinde dönen kapılarda koşturup yerlerde yuvarlanmış, sonrasında bulutlara taş atıp, deniz suyu içmiştik. Bize dengesiz yakıştırması yapanlara ipin üstünde yürüyerek karşılık verir, sabahları penceremize konan kargaları bir kibrit kutusu büyüklüğünde peynirle besler, onları formda tutardık. 

Hayatın güzel ya da kötü olması umurumuzda bile değildi. İkimizde yüzyıllardır sürüp giden tekdüze hayattan sıkılmış olmalıydık. ‘’Bir varmış, bir yokmuş…’’ demeyi tercih ediyorduk.   Bir gün birimizi masal kitabının arka kapağında ağlarken bulduk. Nedendir bilinmez. Biz sihirli sonlara âşıktık. Şekerli parmaklarımızla yanaklarımızı çekiştirir, sayfalar arasında saklambaç oynardık. İçinde bulunduğumuz sayfa dalgalandığında diğer sayfaya sürüklenir, birbirine karışmış harflerden cümle oluşturup kendi masalımızı yazardık. Hayır, biz farklı olmak derdinde değildik. Sadece yolumuzu kaybedip kendimizi dünyanın dışında bulan iki hayalperesttik… 

Kağan Tobel

15 Eylül 2011 Perşembe

Eylül Fısıltısı


Seni dinliyorum… Geçtiğimiz yolları fısıldıyorsun. Anılarımız parmaklarının arasında. Koruyorsun, sevip göğsüne bastırıyorsun. İkimizde uzun zamandır yalnızız. Kaderin oyununu bozup yanına dönmekle adeta aşkın bıçağını boğazıma dayıyorum. Fakat beni fark etmene de izin vermiyorum. Öylece karşına oturup seni izliyorum. Ah sevgilim, her fırtınanın sonunda birbirimizi bulmak zorundayız değil mi? Haydi itiraf et, kimsemiz yok bizim… Sırtımı duvara yaslayıp yere çöküyorum. Tek adresim sensin. Piyanonun başına geçtiğinde ise bizi duyuyorum. İçinden gelenler bazen sert, bazen de hüzün dolu. 

Gri gözlerine dalıp gidiyorum. Yüz ifaden yabancı. Şu söylediklerime bir bak; sanki ben kendimi tanıya biliyormuşum da, birde sana yabancı diyorum…

Oysa hatırlamak zor değil. Koyu yeşil tonları severdin. Rüzgâr estikçe bana sarılırdın. Bana gülümsediğinde zarif boynunu örten koyu yeşil atkını unutmam mümkün değil. Şimdiyse yalnızlığını gördüğümde mideme ağrılar giriyor. Seninle kitap aralarına sıkışmış hayallerimiz vardı. Söküp atmak istemiştik imkânsız olan ne varsa… Başucuna koyduğun resmimi alıp bakıyorum. Genç ve seni ne kadar çok sevdiğimin farkında bile değilim. Gözlerim doluyor ve hızla kapıya yöneliyorum.

Sonsuza kadar yalnız kalmak pahasına kapının içinden geçip soğuk hayatıma geri dönmek üzereyken, birden dudaklarından o kelimeler dökülüyor. ‘’Seni çok özledim!’’ Derin bir nefes alıyorum. Ölmek üzereyken hayata dönmek bu olsa gerek… Sanki demin yanında değilmişim gibi kapıyı çalıyorum. Kapıyı açtığında uzun zamandır görmediğin adamı görüyorsun. Bana sarılıp,’’Bir daha ayrılmayalım!’’ diyorsun. Oysa ki ben her zaman yanındayım. Sen bunu hiç bilmiyorsun…

Kağan Tobel

8 Eylül 2011 Perşembe

Kırık Bir Aşk Hikayesi




Kırık kadehlerimizi tutuyoruz ve kanayan ellerimiz umurumuzda bile değil. Acı çekmek bizim için oldukça sıradan bir şey. Kadehlerimizin boş olması ise bize ayrı bir keyif veriyor. Eriyen mumlar son ışıklarını yansıtırken yanıma geldin. Etraftaki insanlar bizim kadar karanlığı sevmiyorlardı, onu ilk gördüğümde bunu anlamıştım. İçeride saatler öncesinden kalan bir keman sesi kulaklarımı doldurdu. Kanlı ellerimi uzatıp, onu dansa kaldırdım. 

Tipik bir harekette bulunmama rağmen buna olumlu karşılık vermişti. Kırık kalbine aldırmadan sıkıca bedenini sarıyordum. Kırıklarımız birbirimizin bedenine saplanmıştı. Aynı acıyı hissetmek bizi tahrik ediyor, dudaklarındaki dolgunluk karşısında zayıf düşüyordum. Yaralı olan ne varsa karanlığa karıştı. Bize kimse göremez, kimse anlayamazdı. 

Kalbimizin ritimlerine ayak uydurduk. Sanırım aynı dertten şikâyetçiyiz. Her dönüşte geçmişe çarpıp duruyoruz. Aynalar arasında sen ve ben… Sonunda dengemizi kaybettik. İçmeden sarhoş olmanın dayanılmaz hafifliğiyle aşka düşmüştük. Bizi ısırmaya başlayan kâbuslarımızı kesik ellerimizle kovaladık. Acı çekerken en güzel rüyaları görmüştük. Karanlıkta cesaretlenip, aydınlıktan korkar haldeydik. Aşkı oyun sanmamız, uçurumlardan sarkmamıza sebep oluyordu. Korkusuzduk. Fırtınadan sağ çıkmaya ise hiç niyetimiz yoktu.

Bu hayat bize az konuşarak çok sevmeyi öğretmiş ki suçlu kalplerimizi yargılamadan özgür bıraktık. Çıplak sokaklara çıktığımızda ise gideceğimiz yer belli değildi. Bu gecenin bitmemesi için ne yapsak boşa gibiydi. 

Ertesi gün her şey bitebilirdi. Güneş tepemizde belirmeden bir yerlere gizlenmeliydik. Kendimizi perdeleri çekik küçük bir otel odasında bulduk. Uyandığımda yanımda olmayacağını biliyordum. 

Gitmesi gerekliydi. İkimizde kırık ve döküktük. Sarıldıkça birbirimizi kanatıyorduk. Yazıldıkça daha da büyüyen, sınırları olmayan bir gecede son satırları yazıyorum. Mum ışığı yüzüne yansıyor. Yanına öylece uzanıp dalıp gidiyorum… Uyandığımda gözlerim yataktaki kırıklara odaklanıyor. Senden geriye kalan o küçük parçalara…

Kağan Tobel

2 Eylül 2011 Cuma

Guaracha



Kayboldum… Hatırladığım en son şey kolumdaki saatime baktığım o yaz gecesiydi. Peki, şimdi neredeyim? Kulağıma yakınlarda bir yerden kadeh sesleri geliyor. Evet, insanlar gülüyorlar. Ve müzik… İspanyol ritimlerinde tutku var. Gitar seslerinin geldiği yöne doğru ilerliyorum. Etrafı bulanık görmem dengede durmamı zorlaştırıyor. Ayaklarımın altında Arnavut kaldırımları, başımın üstünde hafiften esen yönü belirsiz bir rüzgâr… Eski bir kapıyı itiyorum. İçerisi çok kalabalık… Saçını toplamış kırk yaşlarında bir kadının yüreğimi yırtarcasına içten sesi beni derinden etkiliyor. Dans eden kadınlar, sarhoş adamların şarkılara büyük bir coşkuyla eşlik etmesi… Kuytu bir köşedeki masaya oturuyorum. Beyaz gömlekli bir garson önüme bir şişe şarap koyuyor.

Oradaki herkes kadar dertli sayılırım. İçtiğim her kadehte başka bir anı canlanıyor. Gözlerimi kapatıp müziğe yoğunlaşıyorum. Gerçek hayattan bu kadar uzakken geçmişi düşünmek gereksiz… Ayak sesleri hızlanıyor. Sanki bu dans bir Küba dansı olan Guaracha gibi… Nerede olduğumu bilmiyorum. İnsanların vücutları alevler içinde ve çılgınca dans ediyorlar. Elleriyle ve ayaklarıyla ritim tutanların sayısı sürekli artıyor. Son kadehi kafama dikip yerimden kalkıyorum. Kalabalığım içerisinde ilerlerken gülüşler büyüyor, sıcaklık sürekli artıyor. Sahneye ulaştığımda karşımda üzerinde kırmızı elbisesi ve kapkara gözleriyle bana bakan bir kadın duruyor. 

Dans etmesini biliyormuşçasına ona ayak uydurmaya çalışıyorum. Her dönüşünde simsiyah saçları yüzümü sıyırıyor. Müzik hızlandıkça kendimden geçiyorum. Sahnede sadece ikimiz varız ve etrafımızda onlarca kişi bizi izliyor. Kırmızılı kadın son bölümde kendini benim kollarıma bırakıyor. Gül kokulu saçlarında hayat var. Masama geri dönüyorum. Yanıma gelip omzuma vurup, beni tebrik ediyorlar. Evet, ben kayıp bir adamım. Fakat kimseye nerede olduğumu sormaya da niyetim yok. Varsayalım bir İspanyol meyhanesinde kayıp ve kimsesiz bir halde mutluluğu yakaladım… 

Kağan Tobel