29 Ağustos 2011 Pazartesi

Korkuluk Kız




Uçsuz bucaksız tarlaların içerisinde sessiz bir gece geçiren korkuluk kız, doğan güneşi selamladı. Güneş, şirin yüzünü aydınlattığı sırada, rüzgâr yaramaz bir çocuk gibi etrafında dönüyor, korkuluk kızın saman saçlarını dağıtıyordu. Kahvaltı için yola çıkmış olan aç gözlü kargalar ise ufukta belirdi. Uyumsuz bir koro halinde bağırarak ona doğru yaklaşıyorlardı. Sesler yükseldikçe yükseldi. Fakat kargaların tedirginliği, korkuluğa yaklaştıkça daha da artmıştı. Bir türlü tarlaya konamıyorlardı. Ona bir yaratıkmış gibi bakıyorlar, sonunda kızarak oradan uzaklaşıyorlardı. 

Oysa onun kolları herkese açıktı. Kendisi sevgi dolu olsa bile, onları korkutmak için dikilmişti oraya… Bu durum gün geçtikçe daha da canını sıkıyordu. Gün boyunca uçan kuşları izlemeyi çok severdi. Geceleri yıldızlara bakıp hayal kurmak onu rahatlatır, rüzgârda hareket eden kıyafetini ise delicesine kıskanırdı. Hareket edememek ne büyük bir işkenceydi… Ektiklerini biçmeye gelen çiftçilere ise yalnızlığını anlatmak isterdi. Fakat ağzı bir kalemle çizildiği için, yalnız hayatına dair tek kelime edemezdi. İşte o anlarda saplandığı bu topraktan sökülmek isteğiyle yanıp tutuşurdu.

Umutsuzluk, içi saman dolu bedenini sarmaya başladığı sırada, uzaktan bir kuşun kendisine doğru yaklaştığını fark etti. Kuş, minik kanatlarını hızla çırpıp dengesizce uçuyordu. Onlar kadar özgür olmak nasıl bir histir diye düşünmeye başladığı sırada, yolunu kaybetmiş yavru karga yorulup onun koluna kondu. Korkuluk kız kafasını kımıldatamadığı için dönüp ona bakamadı, ama kuş ondan korkmamıştı. Bu durum ona tarif edemeyeceği bir mutluluk verdi. Bir süre sonra uçup giden yavru kuşun ardından bakakaldı. Kim bilir, belki yine gelirdi. 

Kağan Tobel


Hiç yorum yok: