28 Ağustos 2011 Pazar

Gri Kelebek






Elimdeki bir fincan yalnızlıkla bahçeye çıktım. Kış çetin geçiyordu, ama ben bu bembeyaz dünyada yalnız olmaktan şikâyetçi değildim. Serin bir nefes alıp içeriye gireceğim sırada öylece kalakaldım. Gri bir kelebek güçlükle uçuyordu. Kışın ortasında bir kelebek! Gözlerimi ondan alamadım. Dinlenmek için bir dalın kenarına kondu. Gri kanatlarında siyah çizgilerden oluşan kusursuz desenler vardı. Kanatlarına kar taneleri düşüyor ve o çaresizce ölümü bekliyordu. Bu kadar zaman hayatta kalmasına anlam vermek imkânsızdı. Bir an için fırçamı alıp onu resmetmek hayatımın tek amacı olmuştu.

Geriye doğru adımlar atarak içeriye girdim. Döndüğümde gitmiş olmaması için dua ediyordum. Malzemelerimi alıp bahçeye çıktığımda bütün güzelliğiyle karşımda duruyordu. Bu öyle bir şeydi ki, kuşların kanatlarına resimler çizmeye benzemiyordu. İşimin çok zor olduğunu biliyordum. Sanki en ufak bir harekette ona zarar gelecekmiş gibi hissediyordum. Her ayrıntıda daha da zorlandım. Yaptığım tarifsiz, hesapsız bir işti. Biliyorum ki yaralıydı ve geçmişi onda saklıydı. Hayallerime konmuş dinleniyor gibiydi.

O minik gözlerine yoğunlaştığımda beni fark ettiğini anladım ve heyecandan fırçamı elimden düşürdüm. Kımıldamıyordum. Her an uçup gidebilirdi. Yavaşça hareket etmeye çalıştı. Masum bakışlarını yanına alarak uçmak istiyor, ama gücü yetmiyordu. Olmuyor, gidemiyor… Heyecanımı yenip yanına yaklaştım. O güzel desenleri, gümüş rengi kanatları ve korkak bakışları beni benden aldı. Avuçlarımı yavaşça açtım. Çırpınırcasına bana karşı koymaya niyetlense de bunu yapamadı. Onu yavaşça elime aldım. O kadar narin ki… Üşüdüğünü hissedebiliyorum. Bu karlı baharda onu yaşatmak için kendimden geçiyorum. Onun hayatı benim hayatım oluyor.

Donmuş çiçeklerin arasında yalnızca ikimiz varız. Buralardan çok uzaklara gitmemiz gerektiğine karar veriyorum. Avuçlarım onun için sıcak bir yuva. Ama yeterli değil. Bütün geçmişimi arkamda bırakıyorum ve güneşin ısıttığı diyarlara doğru yola çıkıyoruz. Çok geçmeden tipi bastırıyor. Tüm gücümle onu koruyorum.
Rüzgâr aç bir kurt gibi üzerimize saldırıyor. Savaşıyorum. Günlerce yol almaya devam ediyoruz. Sadece kar suyu içtiğim, sevgiyle ayakta kaldığım o çetin günleri hatırladıkça gözlerim doluyor…

Yüksek tepeler gözümde bir bir yükselirken, ’’Hangimiz daha inatçıyız?’’ diye soruyorum hayata. Adımlarım kararlı, gözüm kararmış bir halde kayaların üzerine basa basa daha da yükseğe ulaşıyorum. Sonunda güneş karşımda beliriyor. Donmak üzere olan hayallerimin ısınmaya başladığını hissetmek beni rahatlatıyor.
Avuçlarımı güneşe doğru açıyorum. Hala yaşıyor. Gözleri bana minnetle bakıyor. Güneş ışığı kanatlarını ısıttıkça rengi değişiyor. O kasvetli ve kararsız gri renk yerini hayat dolu canlı renklere bırakıyor. Kanatlarını açıp yavaşça avucumu terk ediyor. Onu uçarken izlemek ne büyük bir mutluluk! Ama ne olursa olsun, ne zaman aklıma gelirse gelsin o benim gri kelebeğim ve son nefesimi vermek isteyeceğim tek mutluluğum…

Kağan Tobel

Hiç yorum yok: